20 Eylül 2015 Pazar

bulutlar diyarında yaşayan köprüler kurmak


hayatınızda hiç yaşayan bir köprü görmüş müydünüz? bugün neredeyse tüm köprülerimizde metal konstrüktürler kullanıyor, olabildiğince sağlam inşa ediyoruz onları. yine de özellikle doğu karadeniz gibi zorlu coğrafyalarda geleneksel el yapımı köprüler hala bulunuyor. ahşaptan ya da ahşap ip karışımı asma köprülerden söz ediyorum. tarihi taş köprülerimize ise diyecek yok evet. ama "yaşayan köprü" derken yine de "doğayla barışık" bu köprüleri kastetmiyorum. gerçekten yaşayan köprüler..
Hindistan'ın khasi ve jaintia tepelerine yolunuz düşseydi bu köprülerden birinden geçebilirdiniz. gün geçtikçe yaşlanmaya ama aynı zamanda sağlamlaşmaya ve yaşamaya devam eden bu köprülerden.. tarihi de tahmin edebileceğiniz gibi yüzyıllar öncesine dayanıyor, aralarında 500 yıllık olanlar dahi var.

Hindistan'ın bu coğrafyasında muson yağmurları nedeniyle bolca akarsu bulunuyor. dolayısıyla çok da yeşil bir yer. bölgeye özgü ağaçlardan biri de bir tür kauçuk ağacı (ficus elastica) ve işte yaşayan köprüler bu ağaçlardan yapılıyor. çünkü bu türden kauçuk ağaçları, güçlü köklerinin yanısıra gövdelerinden de uzun kökler çıkarıyor. bunları akarsulardan karşıya geçebilmek için ilk kullananlarsa orada yaşayan kabilelerden meghalayalar (ki isimlerinin anlamı "bulutlar diyarı"ymış) olmuş. hem de yüzyıllar önce.


Kauçuk ağacının bu ikincil kökleri ihtiyaç olan yöne, yani akarsuyun karşı kıyısına doğru uzatmak için ikinci bir ağaçtan yardım almışlar. "betel nut" (türkçesini ne kadar aradımsa da sağlıklı bir sonuca ulaşamadım) adındaki bu yardımcı ağacın gövdesini bir tür "kök yönlendirme sistemi" olarak kullanarak, kauçuk ağacının ikincil köklerinin bu gövdeyi takip edip on yıllar içerisinde karşıya uzanmasını sağlayarak sağlam köprüler kurmuşlar. kökler karşıya kadar uzandığında yeniden oradaki toprağa giriyor ve sağlamca oraya da kök salıyormuş. yeterli bir zaman geçtiğinde (onlarca yıl içinde) köprü hazır oluyormuş.



uzun ve çetrefilli bir yol gibi görünüyor değil mi? halbuki doğanın hiç acelesi yok, eğer biz de Meghalayalar gibi doğamızdan bu kadar uzaklaşmamış olsaydık bizim de acelemiz olmaz ve bu zaman gözümüzden büyümezdi. çünkü belki yapım aşamasının uzun sürdüğünü düşünebiliriz ama ömürleri ise bunun onlarca onlarca katı. yani o ağaç orada yaşadığı ve kök salmayı sürdürdüğü sürece kullanabileceğiniz, büyük büyük büyük atalarınızın üzerinden geçtiği, bugünse sizin geçtiğiniz köprüleriniz olabiliyor. dahası bu köprüler aynı anda 50 kişiden fazlasını rahatlıkla taşıyabiliyor.


başka bir notu daha eklemekten geçemeyeceğim; meghalayalar anaerkil bir kabileymiş konuştukları khasi dilinde ağaç maskülen bir kelimeyken, ahşap feminen bir kelimeymiş. çünkü bu dilde bir şey "kullanılabilir" olduğunda dişi olarak addediliyormuş. bu durumda bu köprüler de ağaçtan olmakla birlikte dişi sayılıyor.

tüm bu yazıları okuduktan sonra -biliyorum zor ama- yolum düşse de bu yaşayan köprüleri görebilsem, ağacın köklerine tutunarak yüzyıllardır oradan akmakta olan akarsuların üzerinden geçerken bu sihri yaşayabilsem diye dilemeden edemedim. dilerim bir gün.. bir gün..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder