ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2016 Pazar

yamuk yumuk bir kasaba: lavenham


burası ingiltere suffolk'ta lavenham adında bir kasaba. kasaba dediğime bakmayın, ortaçağda çok önemli olduğu zamanlar yaşamış, hikayesi de buna dayanıyor zaten. öyle ki bu hikaye bir tarih olmaktan çok bir mesel gibi :) lavenham, fotoğraflardan da anlayacağınız üzere bölgenin geleneksel mimarisine sahip fakat hemen hepsi yamuk yapılardan oluşuyor.



ilk bakışta "aa ne şeker bi yer!" diye düşünürken birden "yamuk mu bunlar??" diye sorarken buluyorsunuz kendinizi. evet yamuklar, hem de hemen hepsi yamuk! o kadar ki bu yamukluk ninnilere, tekerlemelere bile konu olmuş. (there was a crooked man, and he walked a crooked mile. he found a crooked sixpence upon a crooked stile. he bought a crooked cat, which caught a crooked mouse, and they all lived together in a little crooked house.) merak edenler için ninninin videosu aşağıda. (bu kasabanın ninniyle diğer bir bağı da; meşhur twinkle twinkle little star'ın yazıldığı dönemlerde, şairi jane taylor'ın lavenham'ın shilling sokağında yaşıyor olması.)



peki nedir bu lavenham'ın yamuk evlerinin hikayesi? 15. ve 16. yüzyıllarda lavenham'ın yünleri ve bu yünden ürettikleri kumaş meşhur olmuş. kasabanın bu konudaki ünü öyle artmış ki; yün ve kumaş ticareti sayesinde 15. yy sonunda bölgenin en zengin yerleşimi haline gelmiş. hem de hızla. bu durum, kasabanın fiziki görünümüne de hemen yansımış. ilk olarak bir kilise yapılmış ki, bugün hala britanya kasabalarının en uzun kuleli kilisesi olduğu söyleniyor.



yine kilise gibi başka kamusal yapılarda da bu durum kendini göstermeye başlamış. elbette bu durum sivil mimariye de yansımış. bu dönemde kral VII. henry'nin kasabayı ziyaret ettiği ve bazı aileleri çok fazla servet gösterisi yaptığı gerekçesiyle cezalandırdığı anlatılıyor. fakat kasabalılar bu kadar zenginleşip servet budalalığına düşerken bir şeyi gözden kaçırmışlar; binaları yaş ağaçlarla inşa etmişler ve ağaçlar kurudukça binalar yamulmaya başlamış. bazıları o kadar yamuk ki bitişik nizam olmaları sayesinde ayakta duruyorlar.



peki bu zenginliğe rağmen neden mi düzeltmemişler evlerini? hızla gelen para hızla yok olmuş da ondan. kuzeyden gelen hollandalılar cochester'e yerleşmiş ve kumaş üretimine başlamışlar. fakat hem lavanham'ın ürettiklerinden daha ucuza hem de çok daha iyisini yapıyorlarmış. bu durumla başedemeyen lavenham hızla irtifa kaybetmiş ve çıktığı hızda yere çakılmış. böylece yamulan evler öylece kalakalmış.




iyi de olmuş aslını isterseniz, doğal malzemelerle ve geleneksel yöntemlerle inşa edilen bu tip yapılar sahiden yamulsa da yıkılmıyor, çok daha uzun ömürlü oluyor. bu britanya tarzı evler de güzel bir hikayenin kahramanları olarak günümüze kadar gelebilmiş bu sayede. zaten kasaba turistik ilgiyi bu açıdan çekiyor. hatta bu ilgi yalnızca turistlerle sınırlı kalmamış; burası tv ve sinema sektörü için de ilgi çekici bir yer olmuş. örneğin harry potter'ın çekildiği mekanlardan biri buradaki evlerden.

harry potter'a ev sahipliği yapan "yamuk ev"

sizce de yamuk yumuk birbirinin desteğiyle ayakta duran bu evler, "ihtiyarladık be" diye homurdanarak kahvede tavla atan ama varlığıyla içleri ısıtan ihtiyar dedelere benzemiyorlar mı? :)


20 Eylül 2015 Pazar

bulutlar diyarında yaşayan köprüler kurmak


hayatınızda hiç yaşayan bir köprü görmüş müydünüz? bugün neredeyse tüm köprülerimizde metal konstrüktürler kullanıyor, olabildiğince sağlam inşa ediyoruz onları. yine de özellikle doğu karadeniz gibi zorlu coğrafyalarda geleneksel el yapımı köprüler hala bulunuyor. ahşaptan ya da ahşap ip karışımı asma köprülerden söz ediyorum. tarihi taş köprülerimize ise diyecek yok evet. ama "yaşayan köprü" derken yine de "doğayla barışık" bu köprüleri kastetmiyorum. gerçekten yaşayan köprüler..
Hindistan'ın khasi ve jaintia tepelerine yolunuz düşseydi bu köprülerden birinden geçebilirdiniz. gün geçtikçe yaşlanmaya ama aynı zamanda sağlamlaşmaya ve yaşamaya devam eden bu köprülerden.. tarihi de tahmin edebileceğiniz gibi yüzyıllar öncesine dayanıyor, aralarında 500 yıllık olanlar dahi var.

Hindistan'ın bu coğrafyasında muson yağmurları nedeniyle bolca akarsu bulunuyor. dolayısıyla çok da yeşil bir yer. bölgeye özgü ağaçlardan biri de bir tür kauçuk ağacı (ficus elastica) ve işte yaşayan köprüler bu ağaçlardan yapılıyor. çünkü bu türden kauçuk ağaçları, güçlü köklerinin yanısıra gövdelerinden de uzun kökler çıkarıyor. bunları akarsulardan karşıya geçebilmek için ilk kullananlarsa orada yaşayan kabilelerden meghalayalar (ki isimlerinin anlamı "bulutlar diyarı"ymış) olmuş. hem de yüzyıllar önce.


Kauçuk ağacının bu ikincil kökleri ihtiyaç olan yöne, yani akarsuyun karşı kıyısına doğru uzatmak için ikinci bir ağaçtan yardım almışlar. "betel nut" (türkçesini ne kadar aradımsa da sağlıklı bir sonuca ulaşamadım) adındaki bu yardımcı ağacın gövdesini bir tür "kök yönlendirme sistemi" olarak kullanarak, kauçuk ağacının ikincil köklerinin bu gövdeyi takip edip on yıllar içerisinde karşıya uzanmasını sağlayarak sağlam köprüler kurmuşlar. kökler karşıya kadar uzandığında yeniden oradaki toprağa giriyor ve sağlamca oraya da kök salıyormuş. yeterli bir zaman geçtiğinde (onlarca yıl içinde) köprü hazır oluyormuş.



uzun ve çetrefilli bir yol gibi görünüyor değil mi? halbuki doğanın hiç acelesi yok, eğer biz de Meghalayalar gibi doğamızdan bu kadar uzaklaşmamış olsaydık bizim de acelemiz olmaz ve bu zaman gözümüzden büyümezdi. çünkü belki yapım aşamasının uzun sürdüğünü düşünebiliriz ama ömürleri ise bunun onlarca onlarca katı. yani o ağaç orada yaşadığı ve kök salmayı sürdürdüğü sürece kullanabileceğiniz, büyük büyük büyük atalarınızın üzerinden geçtiği, bugünse sizin geçtiğiniz köprüleriniz olabiliyor. dahası bu köprüler aynı anda 50 kişiden fazlasını rahatlıkla taşıyabiliyor.


başka bir notu daha eklemekten geçemeyeceğim; meghalayalar anaerkil bir kabileymiş konuştukları khasi dilinde ağaç maskülen bir kelimeyken, ahşap feminen bir kelimeymiş. çünkü bu dilde bir şey "kullanılabilir" olduğunda dişi olarak addediliyormuş. bu durumda bu köprüler de ağaçtan olmakla birlikte dişi sayılıyor.

tüm bu yazıları okuduktan sonra -biliyorum zor ama- yolum düşse de bu yaşayan köprüleri görebilsem, ağacın köklerine tutunarak yüzyıllardır oradan akmakta olan akarsuların üzerinden geçerken bu sihri yaşayabilsem diye dilemeden edemedim. dilerim bir gün.. bir gün..


29 Mart 2015 Pazar

bir ağaç ev mimarı: takashi kobayashi


mimarlık okumamış, tasarımını cetvellerle yapmayı öğrenmemiş ama yine de yaşam alanları inşa eden insanlara bayılıyorum! işte takashi kobayashi de onlardan biri; kendi kendini eğitmiş bir japon tasarımcı-mimar. kendi deyimiyle de bir "ağaç ev insanı". web sayfasında ingilizce özgürlük anlamına gelen freedom kelimesini treedom olarak kullanmış ve aslında bir mimar değil, sanar ve serbest dışavurumla doğa ve insan arasındaki ayrımı kıran biri olarak tanımlamış kendini. "bizim değerlerimizi ve özgür ruhumuzu paylaşan insanlar için bulduğumuz tanım 'ağaç ev insanları'dır" diyor aynı sayfada.

evet tahmin edebileceğiniz gibi, kobayashi ağaçlara evler yapıyor. ev dediysek hepsi ev olarak kullanılmıyor elbette, sözün özü; ağaçların üzerine konuk olmuş yaşam alanları inşa ediyor. 120 ağaç evin mimarlığını ve marangozluğunu kendi elleriyle yapmış. her bir tasarımına bir seremoniyle yaklaşıyormuş gibi görünüyor. minik maketler yapılıyor, planlar çiziliyor, her bir parçası tek tek elle imal ediliyor. herhangi biri diğerinin aynı değil, hiçbiri düz hatlara sahip değil ve hepsi sanki misafir olduğu ağacın bir parçası gibi görünüyor. o yüzden söylediği gibi, doğayla insan arasındaki perdeyi araladığına katılmamak elde değil.

kobayashi'nin ağaç evleri arasından biri özellikle dikkate değer. ciddi hastalıklara sahip çocuklar için yapılmış olan Solaputi Çocuk Kampı, hastalıkları nedeniyle diğer çocuklar gibi koşup oynayamayan, dışarıda vakit geçiremeyen çocuklara eğlenceli zamanlar vadediyor. dört ağacın ortasına kurulmuş olan bu ağaç ev, yerden 8 metre yüksekte. The Japan Times'a verdiği röportajda "burası, hastanede vakit geçirmek zorunda kaldıkları için hayatlarında dışarıda oynayamayan, solunum cihazı türünden medikal cihazlara bağlı yaşamak zorunda kalan çocuklar için" diyerek yapının misyonundan söz etmiş.

Kobayashi tam bir doğa aşığı, doğaya büyük saygı duyan biri, hatta önünde asyaya özgü o sükunetle saygı duruşunda bulunan biri demek daha doğru belki de. Peki nasıl mı başlamış ağaç evler inşa etmeye? aslında ilginç bir öyküsü var.. "küçükken gezi programları ve doğa belgeselleri izlemeye bayılırdım ve hep amazonlarda bilimsel araştırmalar yapmanın hayalini kurardım" diyor. ne yazık ki arası bilimle hiç iyi olmamış.. fakat bu eski belgesel sevdası onu TV programları yapmayı meslek edinmeye kadar götürmüş. çok geçmeden bu mesleğin kendisine göre olmadığını farkederek mesleği bırakıp seyahat etmeye başlamış. İkinci el kıyafet satma işleriyle uğraşıyor, bir yandan dünya gezilerine devam ediyormuş. Bir gün sık gittiği bir antikacıda, bir ağaç ev sembolü görmüş ve çok beğenince antikacı ona hediye etmiş sembolü. çok değil 18 ay kadar sonra, bu sembolden de aldığı ilhamla bir ağaç ev inşa etmiş. kaçış adındaki bu ağaç evin açılışı, bar olarak kullanılmak üzere 1992'de yapılmış. "bir odanın içinde ağaç bulunmasını çok heyecan verici buldum. Ağaç içeriye rüzgar ve yağmur suyu taşıyordu" diye anlatıyor bu ilk deneyimini. Ardından Boston'da Peter Nelson tarafından yazılmış ağaç evler kitabını almış ve bu kitabın ardından tesadüfler yollarını kesiştirmiş ve Kobayashi, Nelson'la tanışma fırsatını bulmuş. Hikayeyi şöyle anlatıyor; "Nelson'la tanışıp ona kitabını aldığımı ve bir ağaç ev inşa ettiğimi söyledim. Ona Tokyo'da yapacağı projede asistanlık yapmamı istedi. Ardından bana Oregon'da dünyanın ilk ağaç ev konfreransını düzenleyeceğini ve benim de Japonyanın temsilcisi olarak katılmamı istedi. ben de katıldım."

sanırım Kobayashi için, ağaç ev kariyerinin daha iyi bir başlangıcı olamazdı. sonrasında ise kendini durduramamış olacak ki yüzü aşkın ağaç ev inşasına imza atmış. fotoğraflarda da görülebileceği gibi, her biri kendine özgü bu ağaç evler, her ne kadar farklı amaçlara hizmet de etse, her biri nasıl da davetkar. ben hiç ağaç evde yaşamadım, dahası hiçbir zaman bir ağaç eve adımımı atmadım ama doğrusu bir ya da birkaç ağacın evsahipliği ettiği bir mekanda vakit geçirebilmek, yaşayabilmek ya da çalışabilmek son derece şifalı olurdu eminim.. kobayashi'ninkiler de insana böyle hissettiriyor, sanki her biri şahane birer inziva alanı gibi. kim istemez ki..

17 Haziran 2013 Pazartesi

gezi parkı direnişi: bu daha başlangıç!

"O duvar
o duvarınız,
vız gelir bize vız!
Bizim kuvvetimizdeki hız,
ne din adamının dumanlı vaadinden,
ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır.
O yalnız
tarihin o durdurulmaz akışındandır."

Nazım HİKMET


taksim gezi parkı direnişi 21. gününde. bunca gündür çok şeyler gördük, çok şeyler duyduk, çok şeyler yaşadık. 
artık umutsuz değiliz, birbirimize güvenmeyi öğrendik, birbirimizi anlamayı, omuz omuza direnmeyi öğrendik, sağduyuyu gördük, kalplerimizi, aklımızdan geçenleri paylaştık. 
tüm bu süreçte yaşatılan devlet terörü artarak devam etti, bu yüzden öfkeyi de gördük, avazımız çıktığı kadar bağırıp hesabımızı da omuz omuza sorduk.
artık bazılarımız evlerine dönemeyecek, arkadaşlarıyla vakit geçirip ailecek yemek yiyemeyecek. bazılarımız yıllarca yaralarını taşıyacak. tanıdığımız, tanımadığımız çok kardeşimiz, arkadaşımız, yoldaşımız var şimdi, işte bu yüzden eskisinden çok daha güçlü, çok daha umutluyuz. bizim sırtımız sağlam, bir yerlerde yakınlarımız olduğu için değil; sesimiz, yüreğimiz bir olduğu için..
söylenecek çok söz var ama dilimiz, kelimelerimiz yetmiyor bazen. şimdi inancımız, umudumuz, haklı direnişimiz konuşsun.
tarihe de not düşülsün; onlar ne yaptı, biz ne yaptık:

onlar tomaya kimyasal eklediler,
biz meydan okuduk.


onlar böyle saldırdı bize
biz böyle dikildik karşılarına


onlar bunu yaptı istiklal caddesine
biz bunu yaptık..


biz çocuklarımızla geldik, resimler yaptık

onlar çocuklarımıza saldırdı gaz bombalarıyla..


onlar iş makineleriyle girdiler parkımıza

biz fidanlarla..

onlar bunu anladılar birlik olmaktan

biz böyle tutuştuk el ele..


onlar köşebaşlarında böyle bekledi insanları

biz böyle karşıladık..
şimdi elim gitmiyor fotoğraf koymaya ama, onlar arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi gözlerini kırpmadan öldürdüler, biz şimdi haklarını arıyoruz, katillerini istiyoruz! devletin katilleri saklamasına izin vermeyeceğiz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş'ın nasıl öldüğünü, katillerinin kimler olduğunu öğrenmeden, onlar cezalarını çekmeden bırakmayacağız bu işin sonunu. onlar öldürmeye devam ettikçe, biz daha güçlü çıkacağız karşılarına. 
direnişte ölen kardeşlerimiz ölümsüzdür, hesabını hep bir ağızdan soracağız!

19 Nisan 2013 Cuma

22 Nisan Dünya Günü (Earth Day) / Ne Yapmalı?



Bir yıllık bir takvimi elimize alıp şöyle bir “şu günü-bu günü” tarihlerini kırmızıyla işaretlesek, sanmam ki pek fazla gün açıkta kalsın.. Elbette genel olarak hepimizin tartıştığı gibi tüketim üzerine kurulmuş günler bunlar. Diğerleri ise son zamanların moda deyimiyle “farkındalık” üzerine. Eğer gerçekten iş bir ticaret ya da duygu sömürüsüne dönmüyorsa, -işe yararlığı tartışmaya açık olmakla birlikte- belli bir gündem yaratmasını anlamlı buluyorum. Bu girizgah 22 nisan dünya günü (earth day) için. Çevresel tehditlere ilgi çekmek için 1970’lerden bugüne kutlanan dünya gününe çok az kaldı. Dolaştığım siteler, bloglar ise dünya gününde neler yapılabilir, dünya gününde yapılacak en iyi 5-10 kutlama şekli türünden başlıklarla dolmuş.
Tüm bu hırgür içinde senede bir gün bile bir konuda gerçek anlamda duyarlılık gösterdiğinde, geri kalan günlerde o odağı kolay kolay kaybetmiyor insan. O yüzden bu başlıklar benim de ilgimi çekti ve belki o günü eğlenceli bir güne çevirebilme –kimbilir belki de zamane hastalıklarından ‘Pazartesi sendromu’na karşı bir kerelik ilaca dönüştürebilme ihtimalimiz doğar. Neler mi yapılabilir demişler? Buyrun:


1.  Araba Kullanmayın: Ben kendi adıma yürümeye bayılıyorum, yürüyemeyeceğim noktalarda ise toplu taşımadan şaşmıyorum. Fakat bunca trafik boşuna oluşuyor olamaz. Kabul; bir şekilde işe giderken klimanızı açıp, müziğinizi seçip sakin sakin gitmek daha konforlu gibi görünüyor. Fakat şöyle düşünmeye ne dersiniz: siz trafikte kendi konforunuz içinde “dururken”, toplu taşıma kullananlar –hatta zaman zaman yürüyenler bile- gidecekleri yere sizden önce varıp fazladan çay simit keyfi yapıyor olabilirler ve kim bilir belki de sizden daha geç uyanıyorlardır ;) Arama kullanmak yerine bir günlük de olsa, yürüyebilir, bisiklete binebilir, toplu taşıma ve hatta kaykay bile kullanabilirsiniz! tüm dünyaya zehirli gazlar saçmaktan daha iyi gelmiyor mu kulağa?


2.  Bir ağaç ekin: Ağaçlar sera etkisini azaltıyor, soluduğumuz havayı daha kaliteli hale getirirken, hayvanları ve diğer bitkileri koruyor. Doğal döngünün bu kadar önemli parçalarından birini sevdiğiniz biriyle çevreye kazandırmak ruhumuzu tedavi edemese bile gerçek anlamda rahatlatabilir bana kalırsa. biz çalışır, bol bol sera gazı üretirken, ektiğimiz sadece tek bir ağacın bile durduğu yerden çevre için bizden çok daha önemli şeyler yaptığını bilmek hiç değilse biraz ferahlığa yol açacaktır eminim. Dahası bundan sonraki pek çok dünya günü kutlamasının merkezi tam da bu ağacın altında yapılacak bir piknik olabilir.


3.   Yiyecek bir şeyler ekin: günümüzde her yer paket-dondurulmuş gıdalarla ya da fahiş fiyatlara satılan ‘organik’ yiyeceklerle doluyken, kendi yiyeceğinizi ya da en azından yiyebileceğiniz bir şeyi ekmenin ne kadar iyi geleceğini tahmin edebiliyor musunuz? Üstelik ekim dikim zamanları tam olarak geçmiş değil. Belki bir çilek, kiraz domates, biber ya da maydonoz..


4.  Bir şeyler paylaşın: Çevre dostu bir yaşam yalnızca toplu taşıma kullanarak, bir ağaç dikerek olmuyor. Daha az tüketmek en önemli adımlardan biri. İhtiyacınız kadar tüketmek-buna karşılık mümkün olduğunca çok üretmek ve geri dönüştürmek. İhtiyacınız kadar tüketmek dendiğinde biraz zihin bulanıklığı oluyor, çünkü dayatılan yaşam biçimine göre, zannettiğimizden çok daha fazla “ihtiyacımız var”. Bu yüzden fazlasıyla alıyor fakat gerçekten ihtiyacımız olmadığını bile idrak edemeden bir yerlere kaldırıyoruz bazı şeyleri. Oysa o kaldırılan şeylere, başka birilerinin ihtiyacı olma olasılığı yüksek, onların kaldırdıklarına da sizin. O yüzden daha az tüketimin en önemli sırlarından biri de paylaşım. Bunu yakın çevrenizden başlatabilir, ya da freecycle gibi siteler aracılığıyla çok daha geniş kitlelere ulaşarak uygulayabilirsiniz.


5.  Geri dönüştürün: Daha az tüketmenin ve daha az çöp üretmenin yollarından biri de geri dönüşüm. Maalesef yaşadığımız topraklarda geri dönüşüm çok da başarabildiğimiz bir şey değil. Kendi kendimize çöplerimizi ayrıştırsak bile bunun, yalnızca kağıt, metal ya da cam toplayanlar sayesinde bir anlamı olabiliyor. Maalesef belediyeler bu konuda yeterince yol katedebilmiş değil. Fakat çöplerimizin geri dönüşümünden öte, aslında pek çok şeyin çöp olmadığını fark etmek en önemli adımlardan biri olabilir. Bir pet şişenin mini bir seraya, eski bir t-shirt’ün alışveriş çantasına, teneke kutunun lambaya dönüşmesinden daha güzel bir şey olabilir mi?


6.  Hayvanlar için bir şeyler yapın: Çoğunluğumuzun apartman dairelerinde kısılıp kalmış hayatlar yaşadığımızı biliyorum. Ama hemen her yerde kuşlar, kediler, köpekler var ve yapacağımız en ufak bir yardım, onlar için hayati önem taşıyabiliyor. İnternette bulunabilecek pek çok faydalı ve yapımı eğlenceli şey var onlar için. Çok basit bir kuş evi ya da yemlik bunlardan biri olabilir. Örneğin şöyle bir şey. 


7.  Doğayla uyumlu temizlik malzemeleri alın ya da yapın: Artık pek çok markette, doğada çok daha kolayca çözünen ve sulara, hayvanlara, soluduğumuz havaya daha az zarar veren temizlik malzemeleri bulmak mümkün. Daha da iyisi internette, doğal temizlik malzemelerinin nasıl yapılacağını gösteren çok sayıda sayfa var. Kolları sıvayın ve kendi deterjanınızı yapın, yapamıyorsanız çevreye son derece zararlı deterjanları, sözde hijyen gereçlerini, doğayla daha barışık olanlarla değiştirin.


8.  Güneş enerjisine yönelin: Yazlık mekanlarda sık sık karşımıza çıkan güneş panellerini, nedense şehirde pek göremiyoruz. Bir şekilde pahalıymış gibi görünen bu sistemler, uzun vadede diğer enerji tüketimlerine nazaran son derece ekonomik. Fakat yine de bu size “büyük” bir proje gibi geliyorsa, şarj cihazlarınızı güneş enerjili olanlarla değiştirebilirsiniz. Bu yazı sayesinde öğrendiğim kadarıyla artık online alışveriş sitelerinde bile kolaylıkla bulunabiliyorlar.


9.  Dışarı çıkın: Dünya günü, dünyayı sevmek, tadını çıkarmak ve onu korumak için kutlanıyor. O yüzden bilgisayar ya da masabaşına kilitlenip kalmak yerine dışarı çıkın ve dünyayı neden önemsediğimizi, neden korumak istediğimizi ve bizden sonra gelecek insanlara, sevdiklerimize neden aynı, hatta daha iyi durumda bırakmak istediğimizi idrak edin. Böylece yapacaklarımız belki de kendiliğinden gelecek, hatırlatıcı listelere ihtiyaç duymayacağız.


.   . Hatırlayın: Aslında her gün dünya günü. Bunu aklımızdan çıkarmamak için yapabileceğimiz en ufak bir şey bile, dünya için kayda değer bir adıma yol açabilir. O yüzden hazır bahar da gelmişken etrafınıza bol bol bakın, çiçekleri yakından inceleyin, kuşların sesini dinleyin, ağustos böceklerinin sesleriyle uyuyun, çöpe eliniz gittiğinde attığınızın gerçekten çöp olup olmadığından emin olun ve çok daha az tüketip, çok daha fazla geri dönüştürüp paylaşın.