mimari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2020 Pazar

büyük şehir, küçük ev




office of architecture tarafından tasarlanmış "büyük şehir, küçük ev" isimli bu güzel yapı, brooklyn'de biri mimar diğeri takı tasarımcısı bir çift ve iki çocukları için tasarlanmış bir yaşam alanı. gerçi lafa "güzel" diyerek girdim ama çoğuna dar, sıkışık hatta dış cephesi siyah olduğu için iç karartıcı da gelebilir. benimse başka binaların arasına sıkıştırılmış, koyu renkli dar binalara bir zaafım var. istanbul'da da her önünden geçtiğimde hayaller kurduğum birkaç tanesi var. her neyse; aslında iç kısımların nasıl tasarlandığına, gün ışığını ne şekilde aldığına ve nasıl dekore edildiğine göre de değişiyor elbette iş. bu yapı ise cidden benim içimi ısıtan cinsten oldu.

yapının cephesi yaklaşık 3.35 m civarlarında, oldukça dar. ancak içi de bir o kadar kullanışlı (bizim bu topraklarda "pek güzel, kutu gibi" diye tabir ettiğimiz türden).
sahipleri içinde sekiz yıl yaşadıktan sonra bu ev yetersiz gelmeye başlamış. zira iki kat ve yaklaşık 90 metrekarelik bir alandan söz ediyoruz. fakat bölgeden taşınmak istemediklerinden, yapıyı tamamen yenileme kararı almışlar ve son kat olarak bir yatak odası suiti ve bir de bodrum kat ekleyerek bolca yeni alan açmayı başarmışlar.
bu yenileme süreci o kadar ustaca planlamış ki, mümkün olan her nokta bir işlevle değerlendirilmiş.



Yenilenme sürecinde eklenen bodrum katı oldukça işlevsel olarak tasarlanmış. eski evlerde girişte ayakkabıların çıkarıldığı, alet edevatın ve depolama alanlarının da bulunduğu bir giriş katı olurdu. ananemlerin de babanemlerin de üç katlı eski evlerinde giriş katı bu şekildeydi. (bu kat aynı zamanda bahçeye de açılırdı, bu yüzden örneğin alet edevatın, botların vs. orada olmasının çok pratik bir karşılığı olurdu) bu evde de bodrum katı bu şekilde değerlendirilmiş.



giriş katı  oturma odası, yemek odası ve mutfak gibi temel yaşam alanlarından ve son olarak, ön ve arka cepheden dışarıya açılan kütüphaneden oluşuyor.



ikinci kat çocuklara ait gibi düşünülebilir; çocuklar için iki yatak odası ve banyo alanından oluşuyor.
son kat ise ebeveyn odası, balkon ve terastan oluşuyor.





yapının güney cephesinde yerleştirilmiş olan ince çelik bir merdiven, evi dikey olarak birbirine bağlarken, aynı zamanda içeriye daha fazla ışık ve hava girmesini sağlayacak işlevsellikte tasarlanmış.



fotoğraflardan da görülebileceği gibi içerisi son derece sade, modern, şık ve sıcacık. yapının dış cephesinin verdiği mesafeli fakat "cool" duruş, içeride sıcacık bir yuvaya dönüşmüş.
terastan özellikle söz etmek gerek. terasın çimlerle kaplı zemini hem aileye güzel bir soluk alma mekanı hem de çocuklara güzel bir oyun alanı sağlamış.



bu şekilde küçük alanlardan büyük işlevsellikler elde edebilen tasarımlar benim ilgimi ekstra çekiyor. nüfusumuz çoğaldı, bizler çoğunlukla böyle dar cepheli de olsa müstakil evimize sahip olabilme lüksünden uzağız ancak tasarımı inceleyip de zekice ayrıntıları görmek, aynı zamanda bilfiil bir aile tarafından kullanılabilecek işlevsellikte olduğunu fark etmek, bir de bunun şehrin göbeğinde olması cidden doğru tasarıma işaret ediyor.

bu evde özellikle içerideki naturel renk ve malzemeler, siyah-beyaz kombini nedeniyle fotoğraflara birkaç kez baktım. bugünün ilhamı da bu olsun. corona günlerinde hayaller eksilmesin.

not: fotoğraflar office of architecture sayfasından alıntıdır.




6 Mart 2017 Pazartesi

başka bir boyuttaymışsınız gibi: faroe adaları ve mimarisi




bugün canım aniden faroe adalarına gitmek istedi. şaka değil. insanın canı durduk yere daha önce gitmediği bilmediği bir yere gitmek ister mi? bir resim kalmış aklımda, ondan olsa gerek. canlı, rengarenk evler ve şahane bir coğrafya. gerçekten şahane, büyülü bir coğrafyası var bence!



faroe adaları danimarkaya bağlı olsa da aslında özerk bir yönetime sahip. örneğin danimarka öyle olmasına rağmen faroe adaları avrupa birliğine bağlı değil. kuzey atlantiğin ortasındaki bu adalar epeyce kuzey kültürü -özellikle de danimarka ve norveç- esintileri taşıyor olsa da kendine has bir havası olduğu hissediliyor.



mimaride danimarka ve norveç geleneklerinin yansımaları büyük. daha önce de burda sözünü ettiğim nordik mimarinin en temel özelliklerini faroe adalarında da görmek mümkün. dolayısıyla tahmin edilebileceği gibi inşa malzemeleri doğal çevrelerinden elde ettikleri taş, torf ve ahşaptan oluşuyor. yalnız ahşap ormandan gelmiyor, çünkü faroe adalarında orman yok! peki ahşap nereden geliyor dersiniz? ahşap denizden geliyor! çook uzak toprakların ağaçlarından suya karışmış ve suyla hemhal olup yeni bir karakter kazanmış bu parçalar, faroe adalarında mimarinin ihtiyacını karşılıyor.
faroe adalarının başka bir karakteristiği de elbette çimen çatılar. tam da az önce sözünü ettiğimiz geleneksel nordik mimari öğelerinden biri..



elbette adalardaki tüm evler eski ya da geleneksel mimariyle inşa edilmiş değil fakat yine de geleneksel mimarinin pek çok unsurunun sentezlendiğini görmek mümkün.



ama derseniz ki en korunmuş en geleneksel yapılar nerededir, var mıdır; koltur ismindeki küçük bir adada restore edilmiş bir ortaçağ köyü bulunuyor. ki bu köy faroe adalarının önemli kültürel miraslarından birini oluşturuyor. bunun yanında geleneksel yapıların pek çoğu da korunarak günümüze ulaşmış. 19. yy sonlarında gelişen balık endüstrisinin neticesinde kasabalar büyürken yeni ihtiyaçlar modern yapıların artışına neden olmuş. fakat onlar da bir dönemi yansıtıyor olması açısından tarihi değerini koruyor. bu yapıların en önemlilerinden bir tanesi Tvøroyri'deki t.f. thomsen'in ticaret binaları. gemilerle balık ticareti yapan t.f. thomsen ltd. şirketine ait bu yapılar faroe adalarının eski miraslarından. tüm bu stillerin hepsi faroe adalarına, muhteşem coğrafyasıyla da birleşerek bambaşka bir zaman dilimindenmiş havası veriyor.



fakat tüm bu mimari stilden ziyade benim en hoşuma giden şey, günümüz faroe mimarisinde her bir yapının kendine has parlak, canlı bir renge sahip olması. biraz yukarıdan ya da uzaktan bakıldığında bu rengarenk manzara hem şahane iç açıyor hem de orada yaşayan insanlara ister istemez sempati duymama neden oluyor. 



düşünsenize evlerini bu şekil rengarenk boyayıp bu ahenkle yaşayan insanlar kimbilir kendileri de ne kadar renkli değil midir? ne dersiniz?




30 Ağustos 2016 Salı

müthiş bir hikaye: büyükanne prisbrey'in şişe köy'ü!



büyükanne prisbrey'in şişe köy'ü kaliforniya'nın simi vadisinde saklı küçücük bir köy. tressa prisbey'in kurduğu bu küçük köyde, otuzdan fazla heykel ve hepsi bizzat prisbey tarafından yapılmış on altı da bina var. ve biliyor musunuz, bu binalarda bir milyon civarı şişe ve başka bir takım atık malzemeler bulunuyor. bir milyon! dile kolay..



peki böyle bir köy neden kurulmuş olabilir? bana sorsanız olası pek çok sebep sayabilirdim herhalde ama bunlardan hiçbiri "kalemlerini koyacak yer bulamadığı için binalar inşa etmek zorunda kalmış" olmazdı. evet evet, bu doğru.. büyükanne prisbey bu köyü 1956'da 60 yaşındayken inşa etmeye başlamış çünkü kalemlerini koyacak binalara ihtiyacı varmış! (kalem biriktirirken daha dikkatli olmalıyım, 60 yaşımda bu kadar enerjik olamayabilirim..) on yıllardır hobi olarak biriktirdiği bu kalemlerin sayısı 17 bini geçtiğinde böyle bir ihtiyaç içinde olması sürpriz değil. tam da aklında bu düşünceler varken bir parkta gördüğü şişe bina ona ilham vermiş ve prisbey'in macerası böylece başlamış..



ilk işi kız kardeşi ile birlikte çöplerden şişe toplamaya başlamak olmuş. binaların aynı anda inşa edilmemiş elbette, ilk önce "kalem evi" ardından da araziyi yakınlarındaki hindi çiftliğinin kokusu ve tozundan uzak tutması için çevre duvarını inşa etmiş.



kalem evi bittikten sonra kendini durduramamış olacak ki, biriktirdiği oyuncak bebekler için de (hiç de az değil; tam 600 adet bebek!) bir bina inşa etmeye karar vermiş. sonra ver elini "şişe köy'ün pisa kulesi", "oyuncak bebek tapınağı", "kleopatra'nın yatak odası", "yuvarlak ev" ve diğerleri..



büyükanne prisbrey her yeni eklediği binayı da diğerleriyle renkli mozaik patikalar yaparak birbirine bağlamış. asıl malzemesi şişeler olsa da köyün inşasında pek çok atık madde kullanmış.



büyükanne prisbrey tam 26 yıl boyunca bu köyü inşa etmeye devam etmiş.. Yaşı nedeniyle elden ayaktan düşünce 86 yaşında köyü bırakıp kızının yanına taşınmasının ardından 92 yaşında hayatını kaybetmiş.


köyü inşa ettikten sonra çok sayıda ziyaretçi bu ilgi çekici yapıları görmek için yanına gitmiş, her ne kadar ziyaretçilerden tur başına 1 dolardan az alıyor olsa da, ziyaretçilerin pek çoğu daha fazlasını vererek büyükanne prisbrey'e destek olmuşlar.



büyükannenin ölümünden sonra da ziyaretçilerin uğrak yeri olan bu köy, 1994'te deprem sonucu epey hasar görmüş. fakat prisbrey'in bu inanılmaz emeği yine de boşa çıkmamış ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş tarafından onarılıp restore edilmiş. şu anda da koruma altında tutulmaya devam ediliyor.
çok çılgın bir hikaye değil mi? ömrünü kalem toplamaya adayıp, sonra biriken kalemleri saklamak için bir binaya ihtiyaç duyup, bu amaç için seneler boyu şişe toplayıp koca bir köy inşa etmek! tamam kabul, büyükanne'nin biriktirme/toplama yanı güçlüymüş ama düşünsenize, hangimiz 60 yaşımızdan 86 yaşımıza kadar tek başımıza böyle rengarenk bir köy inşa ederdik? hem de kalemlerimizi saklamak için?
tam da yazdığım bu son cümlede aklıma gelen şiiri sizinle de paylaşmadan edemeyeceğim, büyükanne prisbrey'e selam olsun!


Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. (nazım hikmet)