toprak ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toprak ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2012 Pazar

İzlanda'nın Geleneksel Mimarisi: Torf Evler


İzlanda'nın torf evleri, tarihi neredeyse bin yıla uzanan geleneksel mimarinin bir parçası. Zor bir iklim için üretilmiş bu toprak evler, tahmin edileceği gibi ahşap ya da taş evlere nazaran çok daha iyi yalıtım sağladığı için tercih edilmiş.
Malum, İzlanda'nın gerçekten zor bir coğrafyası/iklimi var, dolayısıyla özellikle teknolojinin bu kadar gelişmediği dönemlerde hem malzeme sıkıntısı hem de iklim şartlarının zorluğu onları torf evlere yöneltmiş.

İzlanda’da elbette ormanlar var ama çoğu huş ağacından oluşan bu ormanlardan elde edilen malzeme, büyük ve kompleks yapılar inşa etmek için uygun bir malzeme değil. Yine de ana iskelette kullanılabiliyor. Dolayısıyla bu malzeme eksikliği ve coğrafi gereklilikler sayesinde torf evler geliştirilmiş ve yayılmış. 

Torf evler, çok kabaca tarif edilecek olursa taş temel üzerine yapılan ahşap iskeletin, (daha sonra tamamen çimle kaplanacak) kalın bir toprak tabakasıyla kaplanmasıyla elde ediliyor ve yaygın olarak düz biçimli taşlarla yapılmış bir temel üzerine oturuyor. Bu temel üzerine de torf tabakasını tutması için ahşap bir iskelet kuruluyor. 
Bu toprak tabakası; evin asıl duvarlarını oluşturan, dikdörtgen ya da üçgen biçimli toprak kalıplarıyla örülen oldukça kalın bir tabaka. Bu tabakaların en yaygın örülme biçimi ise, bir kenet tekniği olan ve kalıpların zigzag biçiminde örüldüğü klömbruhnaus tekniği
klömbruhnaus tekniği ile yapılmış zigzag duvarlar
Bu kalın tabaka yalnızca duvarlarda değil, çatıda da kullanılıyor. Toprağı taşıması için en altta kalın kirişler, onun üzerinde ince dallardan oluşan bir tabaka ve en üstte de toprak tabaka bulunuyor.
toprak kalıplar
Evin her yanı toprak (ve dolayısıyla çimle) kaplı olduğundan dışarıdan görünen tek ahşap kısım kapı.
kapı dışarıdan görünen tek ahşap kısım
Viking stili uzun ev (long house)

Önceleri Viking stili olan "uzun ev" (long houses) olarak tanımlanan ve yine aynı teknikle inşa edilen torf evler,  yüzyıllar içinde değişikliklere uğrayarak günümüze kadar gelmeyi başarmış olması açısından önemli.
Bu evler, ilk temel değişikliğini 14. yy'da yaşamış. Viking tarzı uzun evler, 14. yy'da yerini, küçük küçük ve içten birbirine bağlı spesifik alanların olduğu ve günümüzdeki stile daha yakın olan bir mimariye bırakmış.
müstakil bir torf ev örneği
18. yy'da ise yine önemli bir değişiklik göstererek burstabær tekniği olarak bilinen yeni bir teknikle inşa edilmeye başlamışlar. Bu değişimle birlikte ahşap nispeten daha fazla yer bulmuş kendine ve günümüz modern evleri andırması açısından çok daha önemli bir adım. Ki gerçekten de sonraları yapılan çim çatılı İzlanda evlerinin gerçek anlamda prototiplerini oluşturuyorlar.
burstabær tenkniği

Torf evlerin inşasından biraz sonra tamamen çimle kaplanması, neredeyse tamamı yemyeşil ve üstelik yalıtımı sağlam bir ev sahibi olmayı sağlıyor.
Günümüzde yükselen organik, sürdürülebilir mimari akımın atası olan bu evler, görünüm olarak masal evlerini andırıyor evet ama aynı zamanda çok da kullanışlı olmasıyla önemini hala koruyor.
Modern bir örnek

17 Kasım 2011 Perşembe

SunRay Kelley: Doğadan Ödünç Alınmış Evler

Yukarıda gördüğünüz adam -SunRay Kelley- bir meczup, bir berduş ya da bir evsiz değil. Aksine masal evleri inşa eden bir mimar. Aslında kariyerine Western Washington University'de heykel öğrencisi olarak başlamış ve ilk evini de öğrenciyken orada inşa etmiş. Şimdi daha çok evleriyle tanınsa da heykel ve resim çalışmalarını da sürdürüyor. Doğup büyüdüğü ve bugün de yaşamakta olduğu topraklar, Sunray için olduğu kadar, civarda yaşayan diğer sanatçılar için de esin kaynağı olacak kadar zengin bir doğal kaynağa sahip.




SunRay de, hem kariyerini hem de yaşamını bu kaynaklardan yararlanarak kurmuş. Evlerini tamamen doğal malzemelerden inşa ediyor ve bu, onun için bir "iş"ten ziyade bir yaşam biçimi, bir felsefe. 
Sunray Kelley'in inşa ettiği evler için biraz yabani demek yanlış olmaz, o da bunu inkar etmiyor. Çünkü zaten ilham kaynağı bu; yaban.  Özellikle ağaçların kıvrımlarından ve biçimlerinden çok etkilenmiş. Batı mimarisinin düz formlarını ise -tabii ki- tamamen reddediyor. 




SunRay, doğadan yalnızca malzeme olarak yararlanmıyor, ondan ilham da alıyor. Çünkü ondaki biçimleri ve yaratıcılığı, insanoğlunun hiçbir sanatının yapamadığını savunuyor, "bu yüzden doğadan ödünç alıp onun şekillerini ve formlarını evlerimde kullanıyorum." diyerek anlatıyor mimarisini. 
Pek çoklarının dediği gibi onun mimarisi, yaşayan bir organizma gibi. Kendi söylediğine göre mimariye olan ilgisi çok erken yaşlarda başlamış. O kadar ki, henüz liseye giderken kafası hep mimari projelerle doluymuş ve vaktini de onların "vahşi ve kıvrımlı" çizimlerini yaparak geçiriyormuş. İlk evini yapmaya başlamasını ise şöyle anlatıyor: "Gerçekten büyük bir inşa ustasıyla (builder) tanıştım ve işlerinden çok etkilenmiştim. Ona çizimlerimi gösterdim ve bana dedi ki; 'Evlat, bilirsin, bence gidip bir çekiç alsan iyi olur. Çünkü bu şeyi senden başka kimse inşa edemez.' ben de onun sözünü dinledim, bir çekiç aldım, okulu bıraktım ve ilk evimi inşa ettim."
İlk evini çok seviyor fakat o sırada pek çok yanlışlık yaptığını da söylemeden geçmiyor. En temel sorun ise, güneşten yararlanmayı atlamış olması. Fakat daha sonra nasıl pasif solar ev yapılacağını öğrenmiş. Böylece çok daha az enerji tüketecek evler inşa edebiliyor. Ona göre pasif güneş enerjisi kullanan evler inşa etmek dünyanın en basit işlerinden biri. "Yalnızca güneye pencereleri koyuyorsun; kuzey cephesinin ve çatının izolasyonunu sağlam yapıyorsun" İçeride çalışacak aktif bir sisteme gereksinim duyulmaması yüzünden, en çok tercih ettiği sistem bu. Ona göre her evin güneş odaklı olması gerekiyor. 




Mimaride doğal kaynakları kullanmanın, özellikle de yerel malzemelerden yararlanmanın önemine dikkat çeken  SunRay için bu kaynak orman olduğundan, kariyerinin başlangıcında ahşaptan daha çok yararlanıyormuş. Aslında doğaya "tanrının hırdavat dükkanı" diyor. Onu, bir projeye başladığında "alışverişe gidiyorum" diye mırıldanıp, elinde testereyle ormanda dolaşıp doğru parçayı bulmaya çalışırken görmek hiç de sıradışı değilmiş. Fakat ilk evinden sonra ahşaptan başka malzeme arayışlarına da girmiş. Nasıl daha az ağaç kullanılacağını araştırırken samandan yararlanabileceğini öğrenmiş ve bugün artık toprak ve saman karışımından elde edilen harçla hazırlanan cob evler inşa ediyor. Ahşabı ise daha çok çerçeve, kapı, çatı gibi yerlerde kullanıyor. 




"Dediğim gibi, Cob'u buldum ve dedim ki 'bu hayatım boyunca aradığım malzeme işte! Düşük maliyetli, şekillendirilebilir ve inşa etmeye uygun! Cob bunların hepsini yapabiliyor. Ve onunla elde edebildiğiniz güzelliği, şekli ve formları başka hiçbir malzemeyle elde edemiyorsunuz. Kerpiç tuğlayı da oyarak şekillendirebiliyorsunuz ama cob kadar özgürlük tanımıyor. Çünkü cob'da onları istediğiniz gibi biçimlendirebilirsiniz. Bu, beni en çok cezbeden şey. Kalıplara ihtiyaç yok."




SunRay, Amerika'da pek çok ev inşa etmesinin yanında, sık sık uluslararası gezilere de çıkıp hem modern hem antik yapıları inceliyor ve belki de kendine özgü stilini bu şekilde canlı tutmayı başarıyor. Bitmek bilmeyen enerjisi ve yaratıcılığıyla da bir efsane olmuş. Bir Cob ev mimarı ve öğretmen olan Michael Smith onu "temel güç" olarak tanımlıyor. Onun bu enerjiyi doğadan aldığına ise hiç şüphe yok. En temel güç, en temel kaynak ve insanın ruhuna canlılık veren şey doğa ve toprak ona göre. Bu lafları yalnızca üreten değil, yaşayan biri olarak belki de söylediklerine doğrudan kulak vermemiz gerek:
"Bu sadeleşme ihtiyacı, gerçekten, hayatta ihtiyacım olan şey. Benim keşfettiğim ve ruhumu içimde canlı tutan ve dünyadaki işini yapmasını sağlayan ihtiyaç. Ve işte bu en önemli ders, bir numaralı.. Ne yaparsak yapalım, hangi yolda yürüyorsak yürüyelim, önemli olan o yolda kalbimizle yürüyor olmamız. O yolda içten gelen bir sevgiyle yürüyor olmamız. Bu, bizi birbirimize bağlar çünkü bizler yaşamın ağlarıyız; her birimiz bu ağda birer ipliğiz ve her bir iplik bir diğerine bağlı. Bu yakınlığı, bu bağı anlamak için tek bir bütünün parçaları olarak ayrıldık. Bu yüzden başkalarına ne yapıyorsak aslında bunu kendimize de yaparız. İşte bu yüzden gerçekten en doğal halimize dönmeliyiz."
Ayrıca Aşağıdaki videodan hakkında daha fazla fikir sahibi de olabilirsiniz, yalnız söylemeden geçemeyeceğim, SunRay o kadar doğayla bütünleşmiş ki sanki hırkasından, özellikle de şapkasından az sonra çiçekler bitecek gibi görünmüyor mu?:

SunRay Kelley'in Gypsy Vagon adını verdiği küçük yaşam alanı.

29 Nisan 2011 Cuma

dört duvar mimarisine bir karşı duruş: vetsch evleri


Düz çizgilerden- köşelerden arınmış, organik formlu yapılar her zaman doğaya ve insana daha uyumlu bana kalırsa. Çünkü gerçekten doğada düz hatlar görmek imkansız; her şeyin kendine özgü, bir diğerinde yinelenmeyen ve düz çizgilerden uzak bir biçimi var.
Tam da bunu özetleyen bir mimar var: İsviçreli Peter Vetsch. Vetsch konutlar ve konut kümeleri inşa ediyor, ama pek de alışık olduklarımız gibi değil. “Earth house” adını verdiği bu evlere, biz Türkçe’de ne demeliyiz çok emin olamıyorum doğrusu. Bana kalırsa ‘toprak ev’, ‘yeraltı evi’ gibi tanımlar yeterli değil, belki yalnızca ‘Vetsch evleri’ demek daha doğru olacak.
Vetsch’in evleri bulunduğu coğrafyayla özdeşleşmiş ve onun doğrudan bir parçası olmayı başarmış evler. Çimen çatıları, eğimli yüzey ve formları ile de –tanıdık bir yorum olarak- hobbit evlerine benziyorlar. Evleri daha çok ‘yeraltı evi’ olarak tanımlansa da, Vetsch’in toprak evlerinin prensibi, toprağın altında ya da içinde yaşamaya değil, ‘toprakla birlikte’ yaşamaya dayanıyor. Vetsch, doğadaki felaketler üzerine kafa yorarken bulmuş kendisine has evleri. Çünkü ona göre sorun toprağın üzerine kutular koymamızdan kaynaklanıyor. Oysa yapıyı, yerin üzerine koymak yerine; ona uyumlu, ona entegre olmuş olarak inşa edersek sorunun önemli oranda üstesinden gelinebilir. Bu noktadan yola çıkan mimar, amorf biçimlerde tasarladığı evlerini, beton püskürtme yönteminin getirdiği faydalarla biçimlendirmeye ve doğayla bütünleşmiş birer yaşam alanı olarak tasarlamaya başlamış.
Bu evlerin insanın ruh sağlığına katkılarının, doğal afetlere karşı koruyuculuğunun yanısıra başka bazı teknik faydaları da var. Vetsch’e göre eğer ev ve toprak zemin birbirinden ayrılırsa, ev “havaya” inşa edilmiş olur, ki bu da ısı ve nem kaybına neden olur ve binanın dış çeperi zamanla ömür kaybeder. Aynı zamanda doğal afetlerden etkilenme riski de artar. Vetsch’in tasarımları, toprak zemini bir tür yalıtıcı battaniye gibi kullanıyor. Evi, yağmurdan, soğuktan, rüzgar ve doğal aşınmalardan koruyan etkili bir battaniye.. Vetsch’in evleri mutlaka toprağın (zeminin) altına yerleştirilmek zorunda değil. Doğal bir yükselti üzerine de inşa edilip, üzerlerinde gezinti yapılabilir çimen çatılarıyla aynı şekilde topografyanın bir parçası haline gelebilir. İnşası ise tamamen kişilerin isteklerine göre belirlenebilecek bir esnekliğe sahip. Kendi sitesinde Vetsch’in evleri bir tür ‘içinde yaşanabilir heykel’e benzetiliyor. Bu tanım çok doğru, çünkü her biri benzeri olmayan form ve özelliklere sahip bir tasarım ürünü.
Vetsch’in mimarisi, kendi sitesindeki tanıma göre “çevresel bilincin, ekolojik ve progresif mimariyle yorumlanmasına” dayanıyor. Tasarımları, doğaya yakınlığı ile geleneksel “dört duvar mimarisine” ve onların köşelerine karşı bir duruş.
Peter Vetsch’in evleri, çevresini de bir avantaj olarak kullanmayı amaçlıyor. Çevre, eve adapte edilmiyor, aksine evi doğal çevresine tamamen uygun olarak inşa ediliyor. Dışarıdan bakıldığında oldukça doğayla bütünleşik ve aynı nedenden ötürü bir anlamda ‘ilkel’ zannedilse de; evlerin içi –tamamen kullanıcının isteklerine bağlı olarak- mutfağı, banyosu ve ev kontrol sistemleriyle tamamen modern olarak tasarlanıyor. Her biri, tamamen kullanıcının isteklerine bağlı olarak tasarlandığı için de tamamen ‘kişisel birer obje’ olarak değerlendiriliyor.
Vetsch’in ‘yaşanabilen heykelleri’, metal bir iskelet üzerine kurulu aslında. Çok basitçe tarif edilecek olursa, taşıyıcı metal iskelet üzerine, evlerin alameti farikası olan eğimli yüzeyleri oluşturmak için (elbette tasarıma bağlı kalarak) amorf bir metal ağ kuruluyor. Daha sonra üzerine beton püskürtülerek yapı ortaya çıkarılıyor. Beton püskürtme aşamasını, yalıtım aşaması takip ediyor.
Yalıtım için 20 cm. kalınlığında poliüretan bir köpük tabaka kullanılıyor. Köpük tabakanın üzeri keçe bir tabaka ile kaplandıktan sonra, 80 cm. ile 3. m. arasında değişebilecek kalın bir toprak tabakası kaplanıyor. Böylece toprağın içine gömülü izlenimi veren hobbit evleri çıkıyor ortaya. İç kısımda ise yine metal bir iskelet üzerine beton püskürtülerek aşama aşama biçimlendirilen bir perdah sistemi kullanılıyor. Son olarak da evler, kireç beyazına boyanıyor.Vetsch evleri, bütün bir kemer gibi tasarlandığından, yüksek etkili bir izolasyona sahipler. Isının azaldığı koşullarda, enerji koruması %50’lere kadar varıyor. Aynı şekilde yazın da evler, kendi doğal yapıları gereği serin kalıyor. Yalıtımı kötü olan evlerin iklimsel değişikliklerde önemli rol oynadığını düşünürsek, bu evler yüksek oranda çevre dostu. Hiçbirinde klima gibi bir ihtiyaç yok.
Aynı zamanda evlerin spesifik yapısı, evin içini alerjenlerden ve zararlı maddelerden koruyor, sızdırmazlık özelliği ile yapının nemden zarar görmesini engelliyor. Aynı nedenlerle yangına karşı da oldukça korunaklılar. İzolasyon sistemi sayesinde dışarıdaki sesler de önemli oranda süzülüyor.
Evlerin çatılarına gelince, bunlar birer çimen çatı olmakla kalmıyor, insan ya da hayvan, evin her bireyi için; aynı zamanda birer bahçe, birer yürüyüş ya da oyun alanı, ya da aktif olarak kullanabileceğiniz herhangi bir toprak parçası olarak evin kullanım alanlarına dahil ediliyor. Böylece, -kendi deyimiyle- doğadan aldığın doğaya iade etmiş oluyor bir anlamda.
Vetsch’in tasarımlarıyla (ya da sizin tasarımınız ve Vetsch’in tekniğiyle)  tamamen kendinize özel sahibi olmanız mümkün. Vetsch'e göre bu evler, doğaya bu kadar uyumlu oldukları için insana da uyumlular ve onları içinde yaşayanın "üçüncü ten"i (third skin) olarak değerlendiriyor. Gerçekten de bu evler, sanki kuşun ağaçta yaptığı, köstebeğin toprakta kazdığı yuva kadar sıcak, doğal ve benzersiz..
Aşağıdaki videoda Peter Vetsch'in kısa ama oldukça aydınlatıcı açıklamalarını ve evlerinin ayrıntılı görünümlerini izleyebilirsiniz:



21 Şubat 2011 Pazartesi

earthships


Earthshipler, Biotecture firmasının kurucusu Mike Reynolds`ın öncülüğüyle ilk kez 1970’lerde yapılmaya başlanan doğayla uyumlu evler. En bilinen özellikleri ise yapımlarında kullanılan temel malzemenin, toprak doldurulmuş hurda araba lastikleri olması.


Eartshipler, doğayla uyumlu olmaları, ucuz ve kolay yapılabilir olmalarıyla 70'lerden günümüze kadar kolayca yayılma imkanı buldular. bugün dünyanın pek çok yerinde earthshipler yapılıyor. Başta daha çok Birleşik Devletler'de yaygınlaşan fikir, sonradan Avrupa'nın pek çok ülkesinde de uygulanır olmuş.
Mike Reynolds ve firması tarafından, fikrin ortaya çıktığı günlerden bu yana geliştirilmeye devam edilen earthshiplerde, yalnızca araba lastikleri değil, başka çöp malzemeler de kullanıyor. Yeniden kullanmaya uygun pek çok malzeme kendine eartshiplerde kolaylıkla yer bulabiliyor. 

Earthshiplerin temel olarak üç prensibi var: 
ilki yapımında geri dönüştürülebilir ve dünyanın her yerinde bulunabilecek doğal malzemeler kullanılması. Bu çok önemli; çünkü bir earthship, gezegene en az zarar verecek şekilde tasarlanmasının yanısıra, ekonomik olması da göz önünde bulundurularak inşa ediliyor.
İkincisi doğal enerji kaynakları kullanması. Enerji üretimi için özellikle güneş ve rüzgardan yararlanılıyor. Rüzgar değirmeni ve pasif güneş enerjisi sistemi temel enerji kaynaklarını oluşturuyor. Evlerde kesinlikle kablo sistemi kullanılmıyor. Böylece olası afetlere karşı da maksimum korunma sağlanmaya çalışılıyor.
Üçüncü prensip, belki de en temel olanı. Bir earthship, ortalama bir insan için, özellikle de özel bir inşaat becerisi olmayan ortalama bir insan için, uygulanabilir sadelikte olmalı.
Eartshiplerin yapımında kullanılan lastikler, dünyanın her yerinde çok rahatlıkla bulunabilecek malzemelerden biri. Örneğin yalnızca Birleşik Devletler’de (yılda) tahmini olarak 2 milyar hurda lastik bulunabiliyormuş. Tam da bu yüzden çok kolay ve ucuza, bu inşaat malzemesini edinmek mümkün.
Uygulamaya gelince.. Lastikleri inşaatlarda kullanabilecek şekilde toprakla doldurmak için iki kişi yeterli. Bunlardan biri kürekle lastiğin içini dolduruyor, diğeri de lastiğin içine atılan toprağı sıkıştırıyor. Bu işlemin inşaatın hemen yanında yapılması gerekiyor ki taşıması kolay olsun. Çünkü bu şekilde doldurulan bir lastiğin ağırlığı 135 kiloyu geçebiliyor. Kalın ve ağır, içi toprak dolu lastiklerin kolay elde edilebilir ve kolay uygulanabilir olmasının yanında başka avantajları da var. Bunlardan biri, ağır ve esnek oldukları için taşıma kapasitelerinin de yüksek olması. Diğeri ise eartshiplerin ısınmak için kullandığı termal kütle prensibine uygun olarak, evin içini iklimlendirmede kolaylık sağlaması.
Bu ağır ve sıradışı inşaat malzemesi, yangına karşı da önemli bir koruma. Örneğin New Mexico’da pek çok eve zarar veren büyük bir yangın sonrası, bir earthship’in diğer evlere nazaran çok daha az hasar gördüğü tespit edilmiş.
Earthshiplerin yapımında genel olarak toprak dolu lastik kullanılsa da, tek inşa malzemesinin bu olması gerekmiyor. Aynı şekilde termal kütlesi yoğun olan; beton, kerpiç ve taş gibi başka inşaat malzemeleri de kullanılabiliyor. Yine de ağırlık lastikten yana..
Taşıyıcı duvarlarda kullanılan bu malzemelerin yanısıra; taşıyıcı olmayan duvarlar, beton arasına yedirilmiş camlar veya teneke kutularla petekler halinde örülüyor. Ve sonrasında ince bir stuko sıvayla kaplanıyor. Bu tasarımlar bana kalırsa earthshiplerin görsel olarak en avantajlı oldukları nokta. Çöplerle yapılmış bir vitray fikri şahane.











Earthshiplerde, güneşten yalnızca enerji elde etmek için değil, doğal gün ışığı ve iklimlendirmeye yardımcı olması için de yararlanılıyor. Bu yüzden earthshipler kuzey yarımkürede güneye, güney yarımkürede ise kuzeye bakacak şekilde inşa ediliyor. Aynı şekilde güneşten maksimum yararlanabilmek için “u” biçiminde inşa edilmeleri de yaygın bir prensip.
Kendi kendine yetecek şekilde tasarlanan bu evlerde, ısınma ve elektrik için doğal kaynaklardan faydalanılsa da, ihtiyaçlar bununla sınırlı değil elbette. Bir evin kendi kendine yetebilmesi için su ihtiyacını nasıl giderdiği de çok önemli. Mike Reynolds, bu sorunu da sık sık ele almış ve tasarıma başladığı 70’lerden bugüne kadar büyük ilerleme elde etmiş. Örneğin ilk earthshiplerde su ihtiyacı olmaması için kompost tuvalet kullanılırken, bugün geliştirilen arıtma yöntemleri sayesinde su kullanılan tuvaletler de yapılabiliyor.
Suyun kaynağı; yağmur, kar ve yoğunlaşma. Bu şekilde elde edilen sular, özel bir takım kanallar aracılığı ile bir sarnıçta toplanıyor. Kurulan sistem, üç tür su ortaya çıkarıyor. Yeme-içme gibi ihtiyaçlar için temiz su, gri su ve siyah su. Sarnıçta biriktirilip tüm bakterilerden arındırılan su yiyecek içecekler için kullanılıyor. 


Gri su, temizlik için kullanılan su. Bu su, belirli ayrıştırma ve temizleme işlemlerinden geçerek zararsız hale getiriliyor ve bitkiler için kullanılıyor. Burada kullanılan su da yine ayrı bir sistemden geçerek, tuvalatlerde kullanılır hale geliyor ve siyah su’ya dönüşüyor. Siyah su, bundan sonra earthship içinde değil, “incubator” adı verilen bir tür foseptik kanalında toplanıyor.



Havalandırma için de kendi doğal havalandırma sistemini kullanıyor. Bu sisteme göre soğuk hava, özellikle bu amaçla yapılmış olan ön camdan girer ve ısınan hava da yükselerek earthship üzerinde yapılmış olan tepe deliklerin birinden çıkar. Bu sabit sirkülasyon doğal havalandırmayı sağlıyor.


Her ihtiyacını kendi içinde çözebilir bir sistemi başta kurarak, hayatını bu kadar doğaya zararsız bir evde geçirmek şahane olsa gerek. Belki tüm bu enerji üretme, depolama, su arıtma vs. gibi işler için kullanılacak temel sistemleri kurmak tek başımıza mümkün olamayabilir. Ama bir kere bu sistemi oturttuktan sonra tamamen doğaya zararsız bir hayat sürdürmek fikri çok cazip. Üstelik arkasında ciddi teknik sistemler yatsa da, tasarım kısmı sizin zevkinize kalmış. İnternette bulduğum pek çok earthship resmi var ve hemen hepsi görsel olarak birbirinden farklı. Tekniğin bittiği yerde yaratıcılık ve kişisel zevk başlıyor.



Pek çok sitede, burada yazılanlardan çok daha fazla teknik açıklama bulmak mümkün. Eartshiplerin resmi web sitesi bu konuda inanılmaz ayrıntılı bir kaynak. Bunun yanında Mike Reynolds'ın kendi yazdığı kitaplardan da ayrıntılı bilgi edinebilmek mümkün. 

18 Şubat 2011 Cuma

cob evlerle yaratıcılık elinizde!





Cob evler, ana malzemesi toprak olan, tamamı insan eliyle yapılmış organik yapılar. Temel olarak elenmiş toprak (kil), kum ve saman karışımına su ekleyerek hazırlanan malzeme, eller ve ayaklar kullanılarak karıştırılıp harç haline getiriliyor. Ev inşasında alışılagelmiş şeylerin hemen hiçbiri bu evlerin yapımında kullanılmıyor: belirli bir kalıp, çakma, çimento, tuğla vs.
Hazırlanan karışım ve yapı tekniği, kendi biçiminizi kendi ellerinizle yaratma olanağı sunuyor. Bu yüzden cob evlerde genel olarak dalgalı biçimler, eğimli yüzeyler, girinti çıkıntılar ve elle biçimlendirilmiş nişler bulunuyor.

Tamamen elle biçimlendirilmesi yüzünden heykel çalışmasına benzetilen bir üretim süreci var. Harç karılıp ev yapılmaya başlandıktan sonra her şey sizin ellerinize kalmış. Ve hayal gücünüze tabii..


Evlerin yapım süresi elbette evin özelliğine göre değişebiliyor ama diğer yandan hava koşulları da etkili. Bir evi, kuru bir günde yaklaşık olarak 30 cm. Yükseltmek mümkünmüş. Fakat cob ev topluluklarının sitelerinde, evlerinizi koştura koştura yapmayın ki tadını çıkarabilesiniz diyor. Bu da pek es geçilecek gibi değil.
Ortalama 60 cm. kalınlığında duvar ölçüsü pek çok iklim için ideal. Bu şekilde, yazın serin kışın ise sıcak bir hava elde etmeyi sağladığı için dünyanın pek çok yerinde soğuk ya da sıcak iklimde tercih ediliyor. Ekonomik olması da kullanıcılarına büyük avantaj sağlıyor elbette. Üstelik zannedilenin aksine oldukça dayanıklı.
Cob evlerin dayanıklılığın altında toprak harcın gözenekli yapısı yatıyor. Bu sayede uzun süreli yağmurlara zayıflık göstermeden dayanabiliyor. Yine de uzun süre buna maruz kaldığında sıkıntı yaşamamak için “bot ve şapka” denilen bir prensip izleniyor. Yani tahmin edileceği gibi, geniş bir çatıyla duvarlar korunuyor ve sağlam bir de temele ihtiyacı var. Rüzgar aşındırmasına karşı da ince bir stuko sıva ya da badana en sık kullanılan yöntemlerden.






Tarihine gelince..
Toprağın prehistorik dönemden beri kullanılagelen en eski yapı malzemesi olduğu biliniyor. Cob evlerin ana malzemesini oluşturan harcın, 11. Ve 12. yüzyıllarda magrip ve endülüs’te kullanıldığı ibni haldun’un 14. yüzyıldaki yazılarında ayrıntılı olarak anlatılmış.
12. yüzyılda ise avrupa’ya yayılmış. Kimi kerpiç gibi güneşte toprak tuğlalar kurutarak, kimi başka şekillerde ama temel olarak aynı malzemeler kullanılarak yapılan toprak evler, zannedilenin aksine oldukça dayanıklı. Avrupa’da bazıları 16.-17. yüzyıllardan kalma toprak evler bugün hala ayakta. Özellikle de ingiltere’de yaklaşık 50 bin kadar cob ev bugün hala kullanılabilir durumda ve bunların çok büyük yüzdesi 18. Ve 19. yüzyıllarda inşa edilmiş.
“cob” kelimesi de zaten eski ingilizce’den; “yuvarlak kitle” ya da “topak” kelimelerinden geliyor.
İngiltere’de geleneksek olarak kullanılan harç için, elenmiş topraktan elde edilmiş kil, saman ve su harmanlanıyormuş ve sonra öküzlere çiğnetilerek homojen bir şekilde karışması sağlanıyormuş. Karışımla duvarlar şekillendirildikten sonra toprağın kuruması bekleniyor ve sonra pencere kapı gibi açıklıklar duvarlarda açılıp lentolarla destekleniyormuş.
Fakat pişmiş tuğla üretiminin yükselmesi, son yüzyılda avrupa’daki cob ev ‘sanatını’ ya da ‘zanaatını’ öldürmüş durumda.
Elbette bunların dışında Afrika’da, Ortadoğu’da, Hindistan’da, Afganistan’da, Güney Amerika’da, Asya’da, Avrupa’da yaygın olarak kullanılmış bir yapı biçimi toprak ev. İngiltere’ye benzer şekilde yeni zelanda’da da 19. yüzyıldan kalma cob evler bulunuyor.
Bana kalırsa cob evlerin en düşündürücü yanı deprem dayanıklılığı. Fakat kerpiç gibi bloklar halinde ve düz duvarlara sahip toprak evlere nazaran sarsıntıya daha iyi mukavemet gösterdiği söyleniyor. Bunda hem malzemesinde bulunan samanın, hem de tuğla gibi parçalar halinde değil, bir bütün olarak inşa edilmesinin önemli payı varmış. Örneğin latin amerika’daki cob evler, hemen yanlarındaki betonarme binalar ciddi hasar görmesine rağmen depremlerden sağlam çıkmayı başarmış.
Cob evler, yangın gibi etkenlere karşı da oldukça dayanıklı. Aynı malzemeyle fırın, ya da baca da yapabilmek mümkün.

Benim için cob evleri cazip kılan en önemli şey, hiçbir yapay katkı olmaksızın, tamamen organik olması. Bu eski teknik ne ormansızlaşmaya ne de çevre kirliliğine neden oluyor. Bilindiği gibi toprak, toksik maddeler üretmediği gibi tamamen geri dönüşebilir bir malzeme. Ömrünü tamamladığında ise yine başlangıç noktasına dönecek kadar saf ve temiz. Topraktan geliyor, toprak oluyor..
İkinci olarak ise elle şekillendiriliyor olması, ya da böyle bir zorunluluğu beraberinde getiriyor olması. Bu yüzden her bir cob ev benzersiz, kendine özgü. Üzerlerinde parmak izleri var ve düz olmaktan çok uzak. Gerçekten hepsi eşsiz bir sanat eseri gibi.. Bir tür büyük çaplı seramik çalışması gibi..
İnternette cob evlerle ilgili bilgi edinilebilecek pek çok grup var. Cob ev meraklıları kendi aralarında sürekli haberleşiyor, etkinlikler düzenliyor. Bu konuda pek çok workshop da bulmam mümkün.
Fakat çok daha ayrıntılı teorik bilgiler edinmek istenirse bu konuda yazılmış çok sayıda kitap var.
Şu linkten bu kitaplara ulaşmak mümkün.

Aynı şekilde daha ayrıntılı bilgiler, linkler ve fotoğrafla için şu site ziyaret edilebilir.
Yapım aşamalarını görebileceğiniz iyi bir video için de şuraya tıklamak yeterli.