20 Kasım 2012 Salı

Gitmesek de, görmesek de.. Bir Masal Köyü: Cae Mabon



Cae Mabon, Galler'de bulunan bir masal köyü. Burası, Fachwen isimli bir çevrede, bir meşe ormanının içinde, göller ve dereler arasında yer alıyor. Sadece bu kadarı bile bir masal köyü olarak anılması için yeterli görünüyor gözüme. İsminin kökeni Galceden geliyor ve sanırım Türkçeye 'Kutsal gençlik çayırı' olarak çevrilebilir. İşte bu, görünce insanın aklına masal diyarlarını getiren yapılar kompleksi; besteci, çocuk kitapları yazarı Eric Madern öncülük etmiş.

Eric Maddern 


Dünyanın çeşitli yerlerinden Ekolojik mimariyle ilgilenen sayısız gönüllü ile başlanan işin sonunda eşsiz bir doğal yapılar kompleksi çıkmış. Sitede mimariye katkıda bulunan isimler arasında Tony Wrench ve Ianto Evans bulunuyor.
Bu masal evleri kompleksi, aynı zamanda Amerikan yerlilerinin geleneksel evlerinden tutun da, Kelt kültürünün etkilerine varana kadar pek çok eski geleneği bünyesinde barındırıyor. Hem mimaride hem de bezemelerde bu etkileri gözlemlemek mümkün. Özellikle, çoğumuza tanıdık gelecek Kelt düğümleri pek çok yerde görülebilir.
Buranın kuruluş amacı ise aslında doğayla dost, alternatif bir yaşamı benimseyen insanlar için bir buluşma noktası olması. Bu yüzden Cae Mabon'a dünyanın çok değişik yerlerinden katılımcılar geliyor; buluşmalar, workshoplar düzenleniyor, oyunlar oynanıyor, şarkılar söylenip, danslar ediliyor ve elbette masallar anlatılıyor. Aynı zamanda Kelt milojojisi ile ilgili kamplar ve turlar da yapılan aktiviteler arasında. Tüm bu aktivitelerin yanısıra, kuruluşunun doğal amacı gereği hem çocuklar hem yetişkinler için çevre bilinciyle ilgili toplantılar yapılıyor, doğayla uyumlu mimari seminerleri veriliyor, mini ekofestivaller  düzenleniyor. O kadar ki, burada zamanlarını paylaşmaktan mutlu olan insanlar, çeşitli kutlamalar, hatta evlilik törenleri için de bu mekandan yararlanabiliyor. 
Cae Mabon'un merkezinde, saz çatılı, daire formlu, geleneksel bir Kelt evi bulunuyor. Ortasında ateş yanan, dumanı sazların tepesinden yükselen bu merkez binada, ateşin etrafında toplanıp şarkılar söyleniyor, hikayeler anlatılıyor ve söyleşiler yapılıyor. Köyde, bundan başka yedi tane daha doğayla barışık yapı bulunuyor. Bunlarsa çoğunlukla yatak amaçlı kullanılan evcikler. Utah ve Arizona'da yaşayan Navaho kabilesinin Hogan isimli yapılarından esinlenilerek yapılmış bir saman ev (The Hogan), meşe ve arduvazdan yapılmış bir longhouse, sedir ağacından yapılmış bir ev, bir cob ev, bir sekoya ev, bir hobbit kulübesi ve sedir ağacından bir kabin bulunuyor. Her biri eşsiz ve rahat bu evcikler, 30 kişiye kadar ağırlama olanağı sunuyor. 
Hobbit evi
Her biri kendi özelliklerine sahip bu yapılardan tek tek bahsetmek yazıyı çok uzatacağından, yalnızca kısacık merkez yapıya değinebileceğim. 1991-1994 yılları arasında inşa edilen bu yapı, bu çevrede neredeyse 3000 yıldır kullanılan bir geleneği takip ediyor. Hala daha çevrede bu geleneksel taş yapıların kalıntılarını bulabilmek mümkünmüş. Bu örnekte ise, dairesel taş duvarlar (ki yapımı üç yıl sürmüş), konik bir çatı strüktürü ve sazlardan yapılma bir çatı bulunuyor. Özellikle bu geleneksel saz çatı yönteminde, geleneksel yöntemleri bilen Nick MacSmith'den yardım almışlar. Yukarıda sözü edilen aktivitelerin yapıldığı bu merkez bina, maalesef 2002'de bir mum nedeniyle başlayan yangında yanmış. Geriye yeniden inşa etmekten başka bir yol kalmamış. Pek çok insanın gerek gelip katkıda bulunması, gerek mali destekte bulunması sayesinde iki ay içerisinde yenisinin, eskinin pek çok eksiklerini de giderme şansı buldukları inşası bitmiş. Ve o gün bugündür çeşitli aktivitelere ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Cae Mabon'un resmi web sitesinde diğer yapılarla da ilgili ayrıntılı bilgiler, aktivite programları ve ziyaret koşulları anlatılıyor. Bir meşe ormanının göbeğine saklanmış bu masal köyü fotoğraflarıyla bile insana şahane bir hayatın ipuçlarını veriyor ve kendine çağırıyor. Dilerim, gitmesek de görmesek de uzun yıllar o ateşlerin etrafında masallarını anlatmayı sürdürür..
Merkez Bina


The Hogan
The Hogan

20 Ekim 2012 Cumartesi

Kış mı geliyor ne?



Aslında sırada bekleyen başka yazılar var ne zamandır ilgilenemediğim blog için, çoğu da yarım.. ama sonbahara girdiğimiz şu günlerde feci halde bir yerlere kaçma eğiliminde olan bünyem nedense hep uzak yerleri seçiyor kendine kaçmaya.. üşümeye çoktan başlamış olmasına ragmen, nedense daha da üşüyeceği yerleri hedef seçti kendine üstelik. İnternette dolanırken rastladığım bir fotoğraf ise bu isteklere tavan yaptırınca, bu yazıyı yazmak şart oldu.
Fotoğraftan da anlaşılacağı üzere, bizim eskimo evleri olarak bildiğimiz iglolardan (igloo) söz ediyorum. (Burada Eskimoların kendilerine bu adla hitap edilmesinden hoşlanmadıklarını da not düşmek gerekiyor. Yerel dillerine gore “çiğ et yiyen” anlamına geldiği için eskimo adını hakeret kabul ediyorlar. Bu yüzden resmi olarak “İnuit” ismi kullanılıyor.)
İnuitlerin hepsi iglooda yaşamıyor. Daha çok hayvan derisinden çadırlar ve taş evleri tercih ediyorlar. İgloolar ise bölgenin ölümcül hava şartları için hayat kurtarıcı bir sığınak. Iglooların yapımı bir İnuit oldukça kolay, çok kısa sürede inşa edilebiliyor. Çok kısa süre derken gerçekten kısa bir süreyi kastediyorum: en fazla bir saat! Fakat igloo yapılacak karın rüzgarda iyice sertleşmiş olması gerekiyor. Yapımı kısaca şöyle: Sertleşmiş kardan kesilen bloklar belirli ölçülerde bir daire şeklinde dizilmeye başlanıyor. Duvar örülürken, kar bloklar arasında kalan boşluklar karla sıvanarak yalıtım iyice güçlendiriliyor. Duvarlar örüldükten sonra hava alma delikleri ve kubbenin en üstündeki bloğun yerleştirilmesiyle igloo tamamlanmış oluyor. İgloda hava sıcaklığı +4 derece ile +17 derece arasında değişiyor. Yapılacak en son iş ise içeride ısı yardımıyla iç tabakanın ince bir tabaka halinde eriyip yeniden donmasını sağlamak, böylece iç yüzeyin buzla kaplanmasını sağlamak.. Bu, yapının sağlamlığını artırmak için yapılan bir işlem.
İglonun girişi, genelde tepesi tonoz biçiminde bir tünelden oluşuyor ve bu tonozun, yetişkin bir insanın eğilerek gireceği kadar alçak olması gerekiyor, bu da ayılardan korunmak için tercih edilen bir yöntem. Bir igloo en sağlam haline ise, içeride donmanın devam ettiği, dışarıda da üzerine kar yağıp iyice sağlamlaştığı birkaç gün içinde varıyor.
Beni büyüleyip bu yazıyı yazmaya iten igloo ise Kanada’dan. En üstteki resimden söz ediyorum. Tepede kuzey ışıkları (Aurora ), her yerde kar, ve içeriden dışarıya yumuşacık sızan ışık.. ne kadar soğuk olduğunu tahmin bile edemiyorum ama çok sıcak bir hava vermiyor mu? Bu igloo da, geleneksel yöntemlerle, yani sert kar kütlelerinin testereyle kesilip biçimlendirilmesi ve yine geleneksel yöntemlerle örülmesiyle yapılmış.
Biliyorum, bazen burnumuzun dibindeki yerlere bile gidemiyoruz, nerede kalmış o kadar kuzeye tırmanıp da igloo yapmak. Ama belki bir gün yolumuz Finlandiya’ya düşerse örneğin, elbette kendi elinle barınağını yapmaya benzemez ama, özellikle kuzey ışıklarını gözlemleme amacıyla inşa edilmiş cam igloolarda kalmak mümkün, bir alternatif diye akılların bir köşesinde dursun derim. 


Urho Kekkonen Ulusal Parkı’nda bulunan Hotel Kakslauttanen’den söz ediyorum. Otellere bir türlü ısınamıyor olsam da, bu otel benim bile aklımı başımdan almaya yetti fotoğraflarıyla.. Bu iglooların her biri, termal camdan oluşan tavan ve duvarlara sahip. Böylece sıcacık bir barınağın içinde kuzey ışıklarının tadını çıkarmak mümkün. Tabii fiyatlarını duymaya bile korkarım.. Yine de bir gün kuzey ışıklarını izleme şansı için değer gibi geliyor. Yolumun düşmesini umarım..

24 Temmuz 2012 Salı

kurtulun şu beton villalardan!

Şöyle deniz kenarında, rüzgara ve dalgalara karşı içinizi ferahlatacak bir ev hayali vardır ya.. Bu hayali kovalayan pek çok insan, benim doğup büyüdüğüm karadeniz kasabasındaki gibi kıyılara saldırıp, neredeyse deniz kenarında boş arazi bırakmayacak şekilde her yeri villalarla doldurdular. Konforlu oldukları düşünülüyor eminim, genel bakışla da oldukça 'havalı'lar! Fakat büyük ihtimalle tüm bu villa, yazlık sahipleri hiç denize açılıp oradan bu güzelim kıyılara bakmamışlar. Çünkü kıyıda durup denize bakmak ne kadar güzelse, denizden yemyeşil kıyılara, falezlere bakmak da o kadar güzel ve büyüleyicidir. Şimdiyse -hanidir denizde dolaşamadımsa da- denizden bakınca kıyıda o tek tip villalar görünüyor en fazla. Halbuki istiyorum ki birileri de bu insanlara, hem o hayallerindeki evi yapabileceklerini, hem de doğaya sahip değil, onun bir parçası olabileceklerini anlatabilsin. 

Bunca lafı, taa Pasifik kıyılarında, denize nazır bir ev inşa eden Mimar Mickey Muennig'e ve sözkonusu eve getirmek için etmedim yalnızca. Pasifik kıyısında yapılabilen, neden Karadeniz kıyısında yapılamasını söylemek istedim daha çok. Bahsettiğim ev, şimdiki emlakçıların favori tabiriyle "full deniz manzaralı", deniz de ne demek.. "full okyanus manzaralı!"Bu, pek çok insana hasretle iç geçirtecek ev, dışarıdan neredeyse görünmez ve içinde bulunduğu doğanın bir parçası olacak şekilde tasarlanmış. Bunu da arazinin eğimleriyle uyumlu, çimen ve yaban çiçekleriyle kaplı çatı sayesinde başarmış Muennig. Öyle ki, bu eğimli çatı, aynı zamanda evin bahçesinin de bir parçası haline getirilebilmiş.


Çimen çatı, doğayla görsel uyumun yanında evde doğal bir izolasyon sağlayarak enerji maliyetini de düşürüyor. Aynı zamanda güneş panelleri de enerji ihtiyacını azaltıyor. Ev sahiplerinin belirttiğine göre bu sayede enerji ihtiyaçları yarı yarıya azalmış. Bunda elbette çimen çatının izolasyonu ve güneş panellerinin yanında evin kendine has biçiminin de etkisi var. Evin aerodinamik yapısı, bölgede saatte 100 mile varan kuvvetli rüzgarlardan korunacak şekilde tasarlanmış.


Tüm bunlar gerçekten de böyle yapıların mümkün olduğunu, maliyetinin de aslında şu betonarme ve tek tip, dışarıdan bakıldığından doğayla hiçbir uyumu olmayan sıkıcı villalardan fazla olmadığını göstermesi açısından çok önemli. 


Eminim, böyle tek bir örnek bile, birbirini taklit etmeye dayalı kolaycı zihniyeti etkileyebilecek ve yazlık evlerin çeşitlenmesine katkıda bulunacaktır. Fakat şimdilik ülkede benzer örneklere pek de rastlayamıyoruz. Umalım ki, illa bir taklit olacaksa, birileri önünü açsın da böyle yapılar taklit edilsin. Kıyılar, yaylalar ve diğer bütün doğa parçaları benzer bir uyumla inşa edilmiş evler görsün. Denizden baktığımızda çirkin beton binalar yerine, üzerinde çiçekler açmış, belli belirsiz yaşam alanları görebilelim..

22 Temmuz 2012 Pazar

Bisikletlere Yeşil Sığınak




Burası, Japonya Osaka'da hareketli bir caddenin ortasında yer bulmuş bir bisiklet park yeri. Bisikletin çok yoğun kullanıldığı bu coğrafyada eminim sayısız bisiklet park yeri bulmak mümkündür. Fakat buranın özelliği, bu şehir karmaşasında, yemyeşil duvarlarıyla şehre soluk katan bir alan olması.



Beton ve çelikten inşa edilmiş bu park yerinin duvarlarının tamamı, yemyeşil sarmaşıklarla kaplı. Bu sayede, yalnızca görünüm olarak değil, gerçek anlamda şehre soluk katıyor.

Bildiğim kadarıyla özellikle de istanbul gibi kalabalık bir şehirde böyle rahatça bisiklet park edilebilecek bir park alanı yok. hatta daha temele inecek olursak bisiklet kullanılabilecek doğrudüzgün yollar bile yok. parklara mahkum kalıyor çoğu bisikletli. ama gün olur da bunları aşabilen yerler de olabilirse şu coğrafyada, umalım ki böyle yemyeşil ve nefes dolu olsun..

* sayfadaki tüm fotoğraflar Yuka Yoneda'ya aittir ve  inhabitat sitesinden alınmıştır.

20 Temmuz 2012 Cuma

Çöpten Bir Kale


Resimde gördüğünüz bu sevimli yapı "Çöp Kale" (junk castle). Tamamı atık malzemelerden elde edildiği içinse maliyeti 500 doların bile altında olmuş. Kulağa gerçekten çok uzak geliyor değil mi? Ama bu doğru.. Bir lise öğretmeni, yazar ve sanatçı olan Victor Moore 1970'de güzel sanatlar okurken hazırladığı tez için inşa etmiş bu çöpten kaleyi.. Her bir parçası çevredeki çöplüklerden toplanmış tam anlamıyla geri dönüştürülmüş bir yapı!
İçinde neler kullanılmamış ki.. Metal levhalar, teneke, çamaşır makinesi parçaları, kurutma makinesi kapakları, karyolalar, 1952 model bir arabanın kapısı.. ve daha kimbilir ne gibi parçalar.. 



Bugün turistik bir uğrak yeri haline gelmiş bu yapı, Victor Moore'un yaptığı her röportajdan sonra neredeyse insan akınına uğramış.. Victor Moore bir röportajında, elbette bu ilgiden gurur duyduğunu ama sürekli etrafta, çevreden bir şeyler toplamaya çalışan insanlar bulduğunu söylüyor. Sanırım böyle bir yapıyı görüp de aynı hevese kapılmamak imkansız.. Tüm bu atık toplama hevesi, arazinin havasından olmasa gerek.. 
Çöp kale, internette de sık sık karşılaşılan bir benzetmedeki gibi gerçekten Disney yapılarını andırıyor. Bir disney yapısı kadar güzel ama bir o kadar da alışılmadık.. 
Bu ilginç yapının, kendisi kadar ilginç bir hikayesi de var. O yıllarda kent yönetimi kanunlarına göre maliyeti 500 doların altında olan yapılar için, inşa izni almaya ihtiyaç yokmuş. Bu sayede henüz bir master öğrencisi olan Moore, çöplük çöplük dolaşarak 'gerekli' malzemeleri temin edip kolları sıvamış.. Her bir malzemesini kendi elleriyle bulduğu gibi, hepsini de kendi elleriyle inşa etmiş. Bu sayede izin-ruhsat gibi sorunlar yaşamadan, günümüze kadar gelen bu çarpıcı kaleyi inşa edebilmiş.



Moore, bu kalede yaşamamış olsa da, aynı arazi üzerinde ailesiyle birlikte yaşadığı ve benzer şekilde atık malzemelerden inşa edilmiş bir eve de sahip. Bugün arazinin yeni bir sahibi var ama araziye girdikten sonra Moore'un ailesiyle, arkadaşlarıyla inşa ettiği evini ve diğer yapıları da görmek mümkün.



Bu gibi yapıların en güzel yanı, insana heyecanlı bir cesaret vermesi olmalı.. İnsanları, bir şekilde hiçbir çekincesi olmaksızın ve müthiş bir heyecanla, kendi tasarladıkları bir yapı için çöpten parçalar toplamaya götüren motivasyon ve tutkuya hayran olmamak elde değil. Çünkü gerçekten çoğumuz için, bu kirlenmiş algılarımızla, çöpte gördüğümüz -örneğin bir kurutucu kapağını- evin bir parçası yapma fikri çok uzak ve bir yandan da zor. O yüzden Victor Moore ve onun gibi diğer pek çok insana müthiş bir hayranlık ve saygı duyuyorum. Yapıyla ilgili internette çok fazla kaynak yok, olanlar da kısaca hep aynı şeyleri söylüyor. Fakat kaynak olarak kullanılabilecek kitaplar var: Jim Christy-"Strange Sites", John Maizels-"Fantasy Worlds" ve "Fantastic Architecture" bunlardan birkaçı.


Unutmamak gerek: Birinin çöpü diğerinin evi, hatta kalesi olabilir!

7 Haziran 2012 Perşembe

Seyyar Bir Hayat İçin Daha Fazla Karavan!


On altı yaşımdan beri sırtımda çantamla, rutin şehirlerarası yolculuklarda seyyar bir insan oldum, o kadar ki uzun zaman boyunca, insanlar beni sırt çantamsız düşünemez oldular.. Seyyar bir hayatın -her türlü sıkıntısına ve konforsuzluğuna rağmen- her zaman ayrı bir tadı vardır. Belki de bu yüzden ne zaman bir karavana rastlasam ağzım açık bakakalırım ve  çok özenirim..
Kendi evini yapmak, neresinde ne olacağına, neresinin nasıl olacağına karar verebilmek, her yanına parmak izlerinin karışması şüphesiz büyüleyici bir şey. En az bunun kadar büyüleyici başka bir şey daha varsa, o da kendi evini peşinde taşıyabilme lüksü olmalı. Bunu sağlayabilmenin bir eve yüz binlerce lira yatırıp dört duvar arasına sıkışmaktan çok daha kolay olabilmesi ise, modern yaşamın bize sağladığı nadir konforlardan olsa gerek.. Bir karavan edinmekle işe başlayabilir sonra dünya kazan biz kepçe gezebiliriz, daha iyisini bilen varsa söylesin!
Elbette gerekli miktarda parayı toplayıp bir karavan satın alınarak yollara düşülebilir, konaklanacak ya da yaşanacak şahane yerler bulunabilir. Bu, standart yol. Ama biliyor muydunuz karavanınız da tamamen size özel, sizin ellerinizden çıkmış olabilir? İnternetten bununla ilgili çok sayıda kaynak bulabilmeniz ya da kitap edinebilmeniz mümkün. Kendi karavanını kendin yapmak konusunda benim çok beğendiğim ve birbirinden çok farklı iki tür var. Yazıyı fazla uzun tutmamak için yalnızca bahsettiğim iki türe değinmek istiyorum.





Bunlardan biri "Vardo" diye de anılan ama daha çok "Gypsy Wagon" adıyla bilinen ahşap karavanlar.. Bana kalırsa bunlar, el yapımı olanların en iyi örneklerinden. Adından da anlaşılabileceği gibi, çingenelere has bu karavanlar, farsça bir kelime olan vurdon'dan türemiş olan ve çingeneler arasında "vardo" diye teleffuz edilen isimle de biliniyor. Vardoların tarihi yaklaşık olarak 1850'lere dayanıyor ve en fazla Avrupa'da yaygınlaşmış. Çoğunlukla meşe, dişbudak, karaağaç, ceviz ve çam ağacından yapılan bu karavanlar, inşa edildikten hemen sonra oymalar ya da boyalarla süsleniyor. İşin en güzel kısmı da bu, eğlence işte burada başlıyor!






Vardoların belki başka bir yazıya konu olabilecek altı türü var. Hemen hepsinin ortak özelliği, daha çok filmlerden gördüğümüz, süsleme yoğun cepheleri ve romantik formları. Geleneksel olarak atlarla çekilen bu karavanların, bugün yapılan modelleri çoğunlukla arabalar tarafından çekiliyor olsa da, hala atlarla birlikte kullanmayı tercih edenler var.
Bahsettiğim elle yapılabilecek diğer bir tür ise, vardoların geleneksel yapısının aksine çok daha yeni bir karavan türü, "teardrop". Çok daha kompakt, tamamen işlevsel olarak düşünülüp tasarlanmış ve çok daha modern bir tür olan bu karavanlar, "gözyaşı" anlamına gelen adını, formundan alıyor. Genellikle iki yetişkinin kalabileceği bir mekan ve arkasında çok basit küçük bir mutfaktan oluşuyor.



Teardrop karavanlar llk kez 1930'larda yapılmaya başlanmış. O yıllarda çıkan bir takım dergilerde planların yayımlanmasıyla yayılan bu karavan türü, 1960'lara kadar popülerliğini korusa da, sonradan yaygınlığını yitirmiş. Fakat 1990'ların sonunda, planları bu kez internetten yayımlanmaya başlayınca yeniden popüler olmuş. Bu kompakt karavanlar, genelde mümkün olduğunca küçük yapılmaya çalışılıyor. 1.2-1.8 m. arasında değişen eni ve 2.4-3 m. arasında değişen uzunlukları var. Fakat en yaygın boyut 1.2*1.5 m. Tekerleri genellikle ana gövdenin dışında kalıyor. Boyutları ve kullanılan malzeme itibariyle oldukça hafif olmaları kullanım kolaylığı sağlıyor, ağırlıkları ortalama  450 kilonun altında. Böylece pek çok araçla taşınabiliyor ve yakıt tasarrufu da sağlıyor. Aynı zamanda inşası da çok kolay. Günümüzdeki hafif ve ekonomik malzeme çeşitliliği elbette teardrop karavanlar için çok büyük avantaj. Hangi malzemeleri kullanabileceğiniz ve aşama aşama neler yapmanız gerektiği ile ilgili pek çok yöntem gösteren siteler ve kitaplar var. Benim de fotoğraflarından yararlandığım bu sayfada fotoğraflı çok iyi bir anlatıma ulaşabilirsiniz.









Şu dünyada bu kadar şahane, bu kadar çok yer varken gezilip görülecek, bir hayatın içine tıkılıp hepsinden bihaber yaşayıp gitmek, düşününce o kadar mantıksız geliyor ki ister teardrop ister vardo, isterse sıradan bir karavan olsun, insan geçirdiği vakti boşa harcamamalı gibi geliyor. Kendim de dahil, hepimize yollarda geçirecek uzun ve keyifli, dört duvar arasına sıkıştırılmamış zamanlar diliyorum.