29 Ocak 2012 Pazar

Simon Rodia'nın eşsiz hayali: Watts Towers


Bir adam düşünelim mesela, inşaat işçisi olsun, doğduğu topraklardan taa uzaklara sadece bu iş için gelmiş olsun. eğitimi malum, ama yetenekleri de malum.. Kimse düşünememiş olsun mesela hayal dünyasının gücünü..
Diyelim ki adı da Sam Rodilla olsun ve bu inşaat işçisi ta 20. yy'ın başlarında Los Angeles'ta bugün pek çok meraklının ve turistin bildiği bir anıt dikmeyi başarmış olsun: Watts Towers.
Her seferinde imrenerek okuduğum bu hikaye gerçek. Bugün Simon Rodia adıyla bilinen, İtalya Ribottoli'de "Sabato" adıyla doğmuş olan bu inşaat işçisi, nedendir bilinmez bir gün kafaya "büyük bir şey" yapmayı koymuş ve 1921'de Watts bölgesinde kendisine bir arazi satın almış ve sıvamış kollarını. Adını Nuestro Pueblo (Bizim Kasabamız) koyduğu bu eserini tamamlaması ise tam 35 yıl sürmüş. 35 yıl boyunca hiçbir makine desteği almadan, tamamen kendi elleriyle ve hepimizin evinde bulunabilecek kadar basit aletlerle inşa etmiş kulelerini.
Watts Towers, aslında birbirine bağlı 17 ayrı yapıdan oluşuyor, bu kulelerden iki tanesinin uzunluğu ise 30 metrenin üzerinde. Kuleler görsel olarak çok dikkat çekici elbette ama tek özelliği görselliği değil. Aslında mimarlık eğitimi almamış bu "mimar"ın, yıllar boyunca topladığı, deniz kabuğundan tutun da çanak çömleğe, şişelere kadar pek çok malzemeyi kulelerini inşa ederken kullanmış olması da en önemli özelliklerinden biri.
Günümüzde şişelerden, tabak çanaktan, arabala lastiklerinden ve benzeri pek çok atık maddelerden sürdürülebilir, çevreyle dost yapılar inşa etme trendinin yükseldiği bir dönem yaşıyoruz ama Simon Rodia yıllar öncesinden, geçtiğimiz yüzyılın başından bu işlere koyulmuş biri. Bu yüzden yaptığının kıymeti daha başka.. 35 yılda yükselen bu kuleler, mozaik parçaları, kırık cam parçaları, deniz kabukları, biraz 19. yy'dan kalma ve çok sayıda 20. yy. Amerikan seramik, çanak çömlek ve çini parçalarıyla bezemiş. 
Bu kulelerden birinin, en yükseğinin (99,5 feet) başka bir özelliği daha var: bu kule, tüm dünyadaki en uzun betonarme kolona sahipmiş aynı zamanda. 
Kulelerde, Rodia'nın "Marco Polo'nun Gemisi" adını verdiği bir kısım da bulunuyor. Bu kısımda bir kameriye, üç kuş banyosu ve Marco Polo'nun gemisini sembolize eden bir gemi figürü bulunuyor. Bu kısım da diğerleri gibi seramikler, deniz kabukları ve şişe parçaları ile bezenmiş. O kadar ki, inşaatta kullandığı bu malzemeler, bugün bir dönemin bu parçalarına da ışık tutacak nitelikte...
Simon Rodia, 1955'te 75 yaşına vardığında araziyi bir komşusuna devrederek, Kaliforniya'ya ailesinin yanına gitmiş. 1956'da ise geride bıraktığı evi bir yangınla ciddi hasar görmüş. Bunun üzerine evin yıkım emrini veren kent konseyine karşı bir savaşa girişen komşular, Simon Rodia için bir komite kurmuş ve çeşitli kampanyalarla Watts Towers'ın da kurtarılıp bugünlere ulaşmasını sağlamışlar. 1978'e kadar bu komitenin başarıyla ayakta tuttuğu kulelerin mülkiyeti, 1965'te hayatını kaybeden Rodia'nın ardından, eyalete devredilmiş ve üç ana kulenin restorasyonuna başlanmış.
Watts Towers, aslında bir adamın bir gün "büyük bir şey yapmayı" hayal etmesi ile başlayan bir macera.. Tam 35 yıl sürmüş, o kadar yıl boyunca adeta bir dantel gibi tek tek elle işlenmiş eşsiz bir macera. Eminim Rodia, bu yola başlarken kendi hayalinin bu noktalara geleceği üzerine kafa yormamıştı, yalnızca istemiş ve yola çıkmıştı. İnşasının bile bu kadar süreceğini düşündüğünü sanmıyorum. Bana, daha çok kurduğu hayalden uzaklaşamadığı için bir türlü bitirememiş gibi geliyor. En sonunda onu sonlandırdığında, günümüze kadar ulaşıp eşsiz bir sanat eseri olarak değerlendirileceğini bilmiyordu belki, hatta belki bunu önemsemiyordu bile. Ama bugün kuleler orda, ayakta ve herkese hayal etmenin önemini bangır bangır bağırıyor. İnşaat işçisi bir göçmenin, bir çekiç, bir kemerle neler yapabildiğini hepimizin gözüne sokuyor ki görelim, bilelim, istiyorsak yola koyulalım diye..

27 Aralık 2011 Salı

bir gün..


yılbaşı geliyor, herkes, her yer yeni yıl havasına girdi bile.. bloglar yeni yıl dilekleri ve eski yılın z raporlarıyla dolu.. buraya yazılacak da çok şey birikti ama yoğunluk kisvesi altındaki tembelliğim yüzünden başına varamıyorum bir süredir.
bugün yarın buraya yeni bir yazı yazılacaktı aslında ama madem tüm motivasyon bal kabağına dönüştü.. bu sayfayı açan herkesi şöyle bir durup düşündürecek bir post olsun bu yalnızca.. ve şöyle başlasın:
günlerimizin, hayatta yaşanacak saatlerimizin o kadar büyük kısmını -sadece yaşamımızı sürdürebilmek için- kiralıyoruz ki.. geriye pek de bir şey kalmıyor evlerimizden başka nefes aldıracak. o zaman, diyelim ki madem olaylar bu minvalde gelişiyor elde olmadan; yeni yılda herkesin başını sokacak bir çatısı olsun olmasına da.. o çatının altındaki ev o insanların elleriyle yapılsın.. her yanlarında parmak izleri olsun, her yanlarına renkleri değsin, kokuları sinsin.. yuva olsun.
elbette herkesin kendi evini kendi elleriyle inşa edebildiği bir ütopyada yaşamıyoruz.. elbette apartmanlar var, nüfus var, elbette gökyüzüne doğru çıkıyoruz sığmak için. ama kendi evlerimizi yapamıyorsak da, -ki aylardır bunun o kadar da zor olmadığını anlatıyor bu blog- evlerimize kendi elimizi değdirmemiz inanın hiç zor değil. bu bloğun yeni yıldan tek dileği o olsun o zaman: herkesin rengi, evine bulaşsın.. ki o evde o insanın yaşadığını hep bilelim, ki insanca yaşadığımızı bilelim.. mutlu yıllar..

17 Kasım 2011 Perşembe

SunRay Kelley: Doğadan Ödünç Alınmış Evler

Yukarıda gördüğünüz adam -SunRay Kelley- bir meczup, bir berduş ya da bir evsiz değil. Aksine masal evleri inşa eden bir mimar. Aslında kariyerine Western Washington University'de heykel öğrencisi olarak başlamış ve ilk evini de öğrenciyken orada inşa etmiş. Şimdi daha çok evleriyle tanınsa da heykel ve resim çalışmalarını da sürdürüyor. Doğup büyüdüğü ve bugün de yaşamakta olduğu topraklar, Sunray için olduğu kadar, civarda yaşayan diğer sanatçılar için de esin kaynağı olacak kadar zengin bir doğal kaynağa sahip.




SunRay de, hem kariyerini hem de yaşamını bu kaynaklardan yararlanarak kurmuş. Evlerini tamamen doğal malzemelerden inşa ediyor ve bu, onun için bir "iş"ten ziyade bir yaşam biçimi, bir felsefe. 
Sunray Kelley'in inşa ettiği evler için biraz yabani demek yanlış olmaz, o da bunu inkar etmiyor. Çünkü zaten ilham kaynağı bu; yaban.  Özellikle ağaçların kıvrımlarından ve biçimlerinden çok etkilenmiş. Batı mimarisinin düz formlarını ise -tabii ki- tamamen reddediyor. 




SunRay, doğadan yalnızca malzeme olarak yararlanmıyor, ondan ilham da alıyor. Çünkü ondaki biçimleri ve yaratıcılığı, insanoğlunun hiçbir sanatının yapamadığını savunuyor, "bu yüzden doğadan ödünç alıp onun şekillerini ve formlarını evlerimde kullanıyorum." diyerek anlatıyor mimarisini. 
Pek çoklarının dediği gibi onun mimarisi, yaşayan bir organizma gibi. Kendi söylediğine göre mimariye olan ilgisi çok erken yaşlarda başlamış. O kadar ki, henüz liseye giderken kafası hep mimari projelerle doluymuş ve vaktini de onların "vahşi ve kıvrımlı" çizimlerini yaparak geçiriyormuş. İlk evini yapmaya başlamasını ise şöyle anlatıyor: "Gerçekten büyük bir inşa ustasıyla (builder) tanıştım ve işlerinden çok etkilenmiştim. Ona çizimlerimi gösterdim ve bana dedi ki; 'Evlat, bilirsin, bence gidip bir çekiç alsan iyi olur. Çünkü bu şeyi senden başka kimse inşa edemez.' ben de onun sözünü dinledim, bir çekiç aldım, okulu bıraktım ve ilk evimi inşa ettim."
İlk evini çok seviyor fakat o sırada pek çok yanlışlık yaptığını da söylemeden geçmiyor. En temel sorun ise, güneşten yararlanmayı atlamış olması. Fakat daha sonra nasıl pasif solar ev yapılacağını öğrenmiş. Böylece çok daha az enerji tüketecek evler inşa edebiliyor. Ona göre pasif güneş enerjisi kullanan evler inşa etmek dünyanın en basit işlerinden biri. "Yalnızca güneye pencereleri koyuyorsun; kuzey cephesinin ve çatının izolasyonunu sağlam yapıyorsun" İçeride çalışacak aktif bir sisteme gereksinim duyulmaması yüzünden, en çok tercih ettiği sistem bu. Ona göre her evin güneş odaklı olması gerekiyor. 




Mimaride doğal kaynakları kullanmanın, özellikle de yerel malzemelerden yararlanmanın önemine dikkat çeken  SunRay için bu kaynak orman olduğundan, kariyerinin başlangıcında ahşaptan daha çok yararlanıyormuş. Aslında doğaya "tanrının hırdavat dükkanı" diyor. Onu, bir projeye başladığında "alışverişe gidiyorum" diye mırıldanıp, elinde testereyle ormanda dolaşıp doğru parçayı bulmaya çalışırken görmek hiç de sıradışı değilmiş. Fakat ilk evinden sonra ahşaptan başka malzeme arayışlarına da girmiş. Nasıl daha az ağaç kullanılacağını araştırırken samandan yararlanabileceğini öğrenmiş ve bugün artık toprak ve saman karışımından elde edilen harçla hazırlanan cob evler inşa ediyor. Ahşabı ise daha çok çerçeve, kapı, çatı gibi yerlerde kullanıyor. 




"Dediğim gibi, Cob'u buldum ve dedim ki 'bu hayatım boyunca aradığım malzeme işte! Düşük maliyetli, şekillendirilebilir ve inşa etmeye uygun! Cob bunların hepsini yapabiliyor. Ve onunla elde edebildiğiniz güzelliği, şekli ve formları başka hiçbir malzemeyle elde edemiyorsunuz. Kerpiç tuğlayı da oyarak şekillendirebiliyorsunuz ama cob kadar özgürlük tanımıyor. Çünkü cob'da onları istediğiniz gibi biçimlendirebilirsiniz. Bu, beni en çok cezbeden şey. Kalıplara ihtiyaç yok."




SunRay, Amerika'da pek çok ev inşa etmesinin yanında, sık sık uluslararası gezilere de çıkıp hem modern hem antik yapıları inceliyor ve belki de kendine özgü stilini bu şekilde canlı tutmayı başarıyor. Bitmek bilmeyen enerjisi ve yaratıcılığıyla da bir efsane olmuş. Bir Cob ev mimarı ve öğretmen olan Michael Smith onu "temel güç" olarak tanımlıyor. Onun bu enerjiyi doğadan aldığına ise hiç şüphe yok. En temel güç, en temel kaynak ve insanın ruhuna canlılık veren şey doğa ve toprak ona göre. Bu lafları yalnızca üreten değil, yaşayan biri olarak belki de söylediklerine doğrudan kulak vermemiz gerek:
"Bu sadeleşme ihtiyacı, gerçekten, hayatta ihtiyacım olan şey. Benim keşfettiğim ve ruhumu içimde canlı tutan ve dünyadaki işini yapmasını sağlayan ihtiyaç. Ve işte bu en önemli ders, bir numaralı.. Ne yaparsak yapalım, hangi yolda yürüyorsak yürüyelim, önemli olan o yolda kalbimizle yürüyor olmamız. O yolda içten gelen bir sevgiyle yürüyor olmamız. Bu, bizi birbirimize bağlar çünkü bizler yaşamın ağlarıyız; her birimiz bu ağda birer ipliğiz ve her bir iplik bir diğerine bağlı. Bu yakınlığı, bu bağı anlamak için tek bir bütünün parçaları olarak ayrıldık. Bu yüzden başkalarına ne yapıyorsak aslında bunu kendimize de yaparız. İşte bu yüzden gerçekten en doğal halimize dönmeliyiz."
Ayrıca Aşağıdaki videodan hakkında daha fazla fikir sahibi de olabilirsiniz, yalnız söylemeden geçemeyeceğim, SunRay o kadar doğayla bütünleşmiş ki sanki hırkasından, özellikle de şapkasından az sonra çiçekler bitecek gibi görünmüyor mu?:

SunRay Kelley'in Gypsy Vagon adını verdiği küçük yaşam alanı.

11 Kasım 2011 Cuma

Londra'nın göbeğinde bir yüzen komün



Buraya yazmak için sırada beklettiğim yazılardan bazıları yüzen evlerle ilgili. Bunların kimisi yalnızca tasarımlarıyla, kimisi hem tasarım hem yaşam biçimleriyle öne çıkıyor. Fakat sırada bekleyenlerden biri olmasa da hepsinin önüne geçen, bu yazının konusu CHUG oldu.
CHUG, aslında tamamen başka bir yaşam biçiminin mümkünlüğünü gösteren bir topluluk. Bu bloğun içeriğinin aksine, teknik anlamda hiçbir özel niteliği yok yaşam alanlarının. Ama yaşam biçimleri gerçekten dikkate değer.



CHUG üyeleri (Canals in Hackney Users' Group), Londra'da Hackney kanalında yaşamını sürdüren bir "yüzen komün". Bünyelerinde 14 yüzen ev, bir bisiklet parkı, yüzen bir bahçe ve çeşitli (elbette yüzebilen) hayvanlar barındırıyor.
Topluluğun evleri, aslında bu kanallarda hammadde ve akaryakıt taşımak için üretilmiş botlardan dönüştürülmüş..



1983'te bölge insanları bir araya gelerek Hackney'in kanallarını orada yaşayan herkesin yararına kullanmak için harekete geçmiş. Ana gündemleri de çevre, eğitim ve planlama olmuş. Bu şekilde bir araya gelen topluluğun bugün geldikleri nokta ise gerçekten çok çarpıcı.
Londra'nın ortasında, hep birlikte ürettip paylaştıkları, ihtiyaçlarını kendi bünyelerinde karşılayabilen bir yaşam kurmayı başarmışlar. Hep birlikte tüketmek üzere; ıspanak, marul, soğan, patates, domates, böğürtlen, ahududu, fasulyeden tutun da, baharatlara, hatta enginara kadar pek çok sebze ve meyve üretiyorlar. Ördek besliyorlar..


Yakın zamanda, bu yeşil köşeleriyle -jürilerinden birinin de ünlü botanist David Bellamy olduğu- bir kurul tarafından çevre ödülüne layık görülmüşler. CHUG üyelerinden Tim Storey; "Başta bu işin gereklilikleri hakkında çok fazla fikir sahibi değildik. Ama kısa zamanda havalandırma, direnaj gibi konularda uzman olduk" diyerek geçirdikleri dönüşümü çok güzel özetlemiş..
Topluluğun bünyesinde bir de bisiklet park yeri var, burası da Londra'nın her an yağabilecek havasında bisikletini yağmurdan korumak isteyenlere hizmet veriyor.
Her zaman bir komünün parçası olmak nasıl muhteşem bir şeydir kimbilir diye düşünmüş biri olarak, bu kadar nevi şahsına münhasır bir yüzen komünü yakından görmeyi de çok isterdim. Şimdilik fotoğraflar:

2 Kasım 2011 Çarşamba

kendi karavanın, kendi yatın, kendi ellerin..


Bu blogda yazdıklarım gibi daha pek çok örnekte de gördüğüm hep şu oldu: kendi yaşam alanımızı yapmak için çok basit malzemeler yeterli. Bazen en temel şeylere bile gerek olmadığını bilmek ise çok daha ilham verici. Jay Nelson, "başımızı sokacak" bir yer yapmak için bir toprak parçasına bile ihtiyacımız olmadığını hem çok keyifli hem de en basit yoldan gösteriyor hepimize.
Güney Kaliforniyalı Jay Nelson aslında eğitimini resim üzerine tamamlamış bir sanatçı. Hawaii ve Amerika arasında gidip gelen bir yaşamı var ve ilk inşa ettiği şeyse Hawaii'de çok sevdiği ağaca kondurduğu bir ağaç ev olmuş. 
Tamamen yerel malzemelerden inşa ettiği bu ağaç evin aynısını, daha sonra Amerika'da bir gösteri için hazırlamış ve tamamını, çalışmasını sergilediği galerinin etrafından topladığı atık malzemelerden inşa etmiş. Böylece adım adım, bugün geldiği noktaya ilerlemeye başlamış. Oakland havaalanında ve Mollusk Sörf dükkanında da benzer ağaç evler inşa etmiş. Ve tüm bu çalışmalar sırasında kafasına yerleşen fonksiyonel  alanlar inşa etme ilgisi, Honda marka arabasını bir kamp arabasına dönüştürme fikrini getirmiş aklına. Sonrası peşpeşe gelmiş.. 
Bir scooter motor, bir bot ve bir araba daha..
Bir ressam olarak işe çizimden başlıyor elbette. sonra iskeleti inşa ediyor ve üzerini giydiriyor. Blogda çok sık geçen "işte bu kadar basit" cümlesinin tam karşılığı da bu olsa gerek.
Her şarta dayanabilecek kadar fonksiyonel olup olmadıklarını kestiremesem de, fikrin çok hoşuma gittiğini söylemem gerek. Üstelik oldukça fonksiyonel de görünüyorlar.
İstanbul gibi büyük şehirlerde, bu ne kadar mümkün bilmiyorum ama benim geldiğim yerlerde, yerleşik olan pek çok insanın elinin altında böyle dönüştürüp yeni bir kimlik kazandırabilecekleri malzemeleri olduğunu biliyorum. Kaldı ki, el altında bulunması bile şart değil.. Böyle atıl malzemeleri çok kolay ve ucuza, kimbilir belki de hiç para harcamadan bile elde etmek mümkün.
Bu çalışmalarıyla ilgili çok ayrıntılı bilgiler bulabilmem mümkün olmadıysa da, fotoğraflar çok şey söylüyor. İşte bazıları:

20 Ekim 2011 Perşembe

Derek 'deek' Diedricksen'den Eğlenceli Yaşam Alanları


Punk-rockçı, çılgın, kabına sığmayan bir adam.. Birkaç internet araması yeterli adamın dünyaya eğlenmek, dibine kadar yaşamak için geldiği..
Derek ‘Deek’ Diedricksen küçük yaşam alanları inşa eden, kendini bu işe ve onun eğlencesine kaptırmış bir “mimar”-sanatçı. Aynı zamanda Boston’da rock yayını yapan bir radyoda DJ'lik yapıyor. Fakat sanırım artık kariyeri daha çok mikromimari üzerine.. Zamanının çoğunu küçük yaşam alanları tasarlayarak ve inşa ederek geçiriyor. Bu ‘evcikler’i yapmak şimdiki en büyük ilgi alanı ve emeğinin büyük kısmını buna ayırıyor. Tasarlamak, çizmek, inşa etmek, bunlarla ilgili programlar yapmak, blog ve hatta kitap yazmak.. Tasarladığı projeleri workshoplar'a dönüştürmek.. Yayınlarında uygulamalı olarak anlatmak.. Hemen her anı bununla geçiyor ama neyse ki profesyonelleşmemiş ve umarım da böyle kalacak.

Diedricksen 34 yaşında ve çocukluğu küçük bir kasabada, mütavazı bir çiftlik evinde geçmiş. Hem inşa etme merakı hem de küçük yaşam alanlarına duyduğu ilgi de bu yıllara dayanıyor. Bu küçük evde annesi, babası ve erkek kardeşiyle birlikte yaşayan Derek, ahşap işçiliği öğretmeni olan babasının çalışmalarına duyduğu merakın yanında, her malzemeyi elinin altında bulabilme lüksünü de yaşamış. Derek’in inşa merakı ailesince de hep destek görmüş. Hatta babasının 10. Yaşgününde aldığı “tiny houses” isimli bir kitap da Derek için oldukça ilham verici olmuş.

Derek, yaşamı boyunca küçük ama etkili bir hayata, kendi deyimiyle “compact yaşama” ilgi duyduğunu söylüyor röportajlarında. Ona göre günümüzde yaşadığımız “yeterinden fazla” yaşamlar anlamsız; küçük evler daha ucuz, çevre için daha iyi ve zamanını başka şeylere ayırma fırsatı tanıdığı için de daha insani. Gerçekten de Derek’in çalışmalarına şöyle bir göz atmak bile yetiyor ne dediğini anlayabilmek için. Yaptığı her küçük evin içinde olmayı hayal ediyorsunuz hemen. Sanırım yalnız değilimdir; pek çoğumuz yabancı filmlerdeki o ağaç evlere, garajdan dönüştürülmüş ve evin çocuğuna tahsis edilmiş o yaşam alanlarına özenmişizdir. Derek de bu hayallerle büyümüş ama orda kalmayıp hayallerini gerçeğe dönüştürmüş ve buna devam da eriyor. Muhtemelen bu yüzden bu kadar mutlu ve üretken..

Hayallerini gerçek anlamda uygulamaya koyabilmesi 10 yıl önce, erkek kardeşiyle birlikte Kuzey Vermont’ta ufak bir arazi almasıyla başlamış. O ve kardeşi Dustin, ağaçların arasında ufak bir ev yapmak için hemen işe koyulmuşlar. Çok paraları da olmadığı için etraftan, insanların artık ihtiyaçları kalmadığını düşünerek (muhtemelen çok daha yenisini ve ‘modern’ini aldıkları için) attığı malzemeleri toplamışlar. Hatta bu yolla elde edebildikleri kaliteli malzemelere kendileri bile şaşırmış.

Bu ilk evden sonra ilgi alanı tamamen mikromimariye kayan Diedricksen’in pek çok çalışması var ve bir yandan da sürüyor. Çizim konusunda da oldukça başarılı olan Diedricksen, “Humble Homes, Simple Shacks, Cozy Cottages, Funky Forts, Ramshackle Retreats (and Whatever the Heck Else We Could Squeeze in Here!)’’ isimli bir de kitap yazmış ve içindeki tüm çizimler kendisine ait. Kitap, kendi çizimleri ve ayrıntılı anlatımlarıyla dolu ve en az evcikleri kadar eğlenceli görünüyor.
Çalışmalarını www.relaxshacks.com sitesinden ve Derek’in Tiny Yellow House isimli youtube kanalından takip edilebilir.

Derek bu işi seviyor ve tek yaptığı tasarlamak, malzemeleri toplamak ve yapmak! Bu kadar basit söyleyerek yaptığı işi küçümsüyor değilim, aksine; hepimizin yapabileceği kadar basit bir şey olduğunu kendime bile hatırlatmaya çalışıyorum. Bir o kadar da ilham verici, heyecanlı ve eğlenceli.. 


Derek 'deek' Diedricksen'in şu hayattan aldığı tadın yarısını bile almayı öğrenebilsek herkes için şahane bir dünyaya dönüşebilir yeryüzü..
Siz de Derek'in videolarını izlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.
Derek'in youtube kanalı için şuraya tıklayabilirsiniz.. Can sıkıntısına birebir..
Hepimize iyi eğlenceler.