9 Mayıs 2013 Perşembe

KunstHausWien: dünyanın en şenlikli müzesi!



Daha önceki yazılarımdan birinde Hundertwasser ve yapı doktorluğundan söz etmiştim. Hundertwasser’in benim en sevdiğim çalışmalarından biri olan KunstHausWien de yapı doktorluğu ile "iyileştirdiği" çalışmalarından biri. Bir modern sanat müzesi olarak kurulan ve günümüzde de aynı işlevle çalışmalarını sürdüren KunstHausWien, elbette Hundertwasser’den bekleneceği gibi sıradan müzelerden son derece farklı.


19. yüzyılın sonlarından kalma bir yapının üzerinde uyguladığı yenileştirme çalışmalarıyla bugünkü halini alan KunstHausWien, Viyana’nın üçüncü bölgesinde bulunuyor. Hundertwasser Haus’a çok yakın bir bölgede olan bu müze, seramiklerle tasarlanmış siyah beyaz damalı cephesiyle ve ‘ağaç kiracılarıyla’ bölgenin ağırbaşlı, anıtsal tarihi binaları arasında, deyim yerindeyse “Buradayım! Hadi gelin!” diye sesleniyor. Müze, uluslararası geçici sergilere ev sahipliği yapmasının yanısıra, aynı zamanda bir Hundertwasser müzesi. 


Hundertwasser'in 1989'da yakın arkadaşı Joram Harel'le birlikte bulduğu yapının yenileme çalışmaları 1991'de bitmiş. Bu yapı, daha önceden bir aile şirketi –Thonet Kardeşler Mobilya Fabrikası- olarak hizmet veriyormuş ve aslında iki ayrı binadan oluşuyormuş. Yenileme işlemleri sırasında iki bina birleştirilmiş. Yine de yapının temel iskeletine dokunmadan yenileme konusunda özel bir hassasiyet gösteren Hundertwasser’in yapının bünyesine doğrudan yaptığı iki müdahale var: arka tarafta bulunan avlu kısmına eklenmiş bir merdiven boşluğu ve yapının ön cephesine sütunlarla desteklenerek yapılmış bir çıkma.. Ön cepheye yaptığı camlı çıkma, iç mekanı genişletmenin yanında, sergi alanına ışık sağlamayı da amaçlıyor. Bunun dışında yapılan en temel değişiklikler, yapının –zaten buna elverişli olan- zeminini dalgalı hale getirmek, Hundertwasser mimarisinin tipik öğelerinden rengarenk sütunlar eklemek ve yapının giriş katına -dünyanın değişik yerlerinden getirilmiş taşlarla oluşturulmuş bir çeşme tasarlamak olmuş.


Müze son haliyle, toplam dört katta 4000 m2’lik bir sergi alanına sahip. Giriş katında, resepsiyon, bilet gişesi, kafe-restoran ve dükkandan oluşuyor. Girişin üzerindeki iki kat Hundertwasser’in çalışmalarının tümünü –resimler, dokumalar, modeller, kişisel belge ve fotoğraflar- kapsayan daimi bir sergi bulunuyor. Bunun üzerindeki iki kat ise uluslararası çağdaş sergilere ev sahipliği yapıyor. En üstte ise, Hundertwasser'in kendine ayırdığı küçük bir alan var. Burada aynı zamanda bir teras bahçesi de bulunuyor. Hundertwasser'in burada geçirdiği zamanlarda terastan görülen kent manzarasında Viyana’nın simgesi haline gelmiş yapıları görebilmesi de mümkün olması ona çok kereler ilham vermiş olmalı: Hundertwasser Haus’un soğan kubbesi, St. Stephan Katedrali, Spittelau Heatin Plant’ın ışıldayan altın kubbesi ve elbette yukarıda gökyüzü..


KunstHausWien’in yenileştirme sonrası en dikkat çekici özelliklerinden biri cephesi. Hundertwasser yapıları ‘iyileştirirken’ cephelerinde çarpıcı değişiklikler yaratmayı seviyor. Bu da onun tasarımlarını Viyana gibi caddeler boyunca uzanan çoğu tarihi ve ağırbaşlı binalar arasında, -belki başka bir şehirde olacağından daha çok- dikkat çekici kılıyor. Müzenin cephesi, düzensiz, kareleri bozulmuş bir satranç tahtasını andırıyor. Hundertwasser tasarımlarında siyah ve beyaz renkleri, Viyana Sezessiyonunun bir simgesi olmasının yanında, ışık ve karanlık gibi zıtlıkları simgelediği için de tercih eden bir sanatçı olarak, kendi müzesinde de bu renklerin üzerinde durmayı tercih etmiş. Kendisi cepheyi şöyle tanımlıyor: “cephe tam olarak doğrusal ve düzlemsel değil, girintili çıkıntılı. Biçimler bozuldu ve mozaiklerle kesintiye uğratıldı. Siyah-beyaz, düzensiz bir dama tahtası motifi ızgara sistemin dağılışını, parçalanışını simgeliyor.” Elbette, Hundertwasser tasarımı dendiğinde gözün aradığı canlı renkler ise küçük ayrıntılarda; pencerelerin kilit taşlarında, çerçevelerinde ve girişteki sütunlarda patlamış.


Bu sütunlar, “Bir sütunun yanında dikilmek, insana bir ağacın yanında dikiliyormuş gibi iyi hissettirir” diyen Hundertwasser’in hemen her çalışmasında gördüğümüz öğelerden biri.. Almanya’da yapılıp Avusturya’ya taşınan sütunların hepsi el yapımı.


Sanatçının başka bir tipik uygulaması olan kendi tanımıyla ‘ağaç kiracılar’ ise cephede ve yapının terasında en dikkat çekici özelliklerinden biri. Pencerelerden dışarı doğru büyüyecek şekilde yerleştirilmiş ağaçlar ve yanısıra sarmaşıklar, Hundertwasser’in betonlaşmış şehirlerimizde doğaya daha yakın olmamızı sağlayacak yeşil alanlar yaratma fikrinin önemini vurgularcasına, birbirine bitişik yüksek binalar arasında tek yeşil alan olarak KunstHausWien’i daha canlı, daha doğaya yakın ve dolayısıyla daha ‘yaşayan’ bir bina haline getiriyor.


Sanatçının ön cephede kullandığı siyah-beyaz damalı düzenleme arka cephede de tekrarlanıyor; Hundertwasser’in yapıya siyah bir merdiven boşluğu eklemiş olduğu arka tarafta bir avlu bulunuyor. Cafe-restoran olarak kullanılan avlunun zemini ve yapının ön cephesindeki giriş ve avlu, yenileme sırasında granit bloklarla, Hollanda tuğlası ve Franz Josef zamanından kalma eski tuğlalarla kaplanmış. Yine hem avlunun hem giriş kısmının zeminleri bozularak, dalgalar yaratılmış. Hundertwasser’e göre kullanılan farklı malzemeler ve zeminin dalgalandırılması, hem yapıda çalışan ustalara yaratıcılık fırsatı tanıyor hem de gelen ziyaretçilere keyif sunuyordu.


KunstHausWien ile ilgili bir açıklamasında düz zeminin mimarların icadı olduğunu ve insan ruhuna uyuşmadığını söyleyen Hundertwaser'e göre modern insan, düz asfaltlarda ve beton zeminlerde yürümeye zorlanıyordu; bu, insan sağlığını, dengesini ve huzurunu bozmaktaydı. Düz olmayan zeminler ayaklar için bir melodiye, bir senfoniye dönüşüyordu; dolayısıyla insan sağlığını, dengesini korumak için çözüm; düz zeminleri bozmak, dalgalı hale getirmekti. Bu yüzden KunstHausWien’de de hem içeride hem de dışarıda ayaklar için melodiler yaratmayı, güzelliğe ulaşmayı amaçladı; sergi salonları da dahil olmak üzere düz zeminleri bozarak, dalgalı hale getirdi. (*İlginç bir tesadüf olarak düz olandan daima kaçan ve zeminleri dalgalı ya da pürüzlü hale getirmeye çalışan Hundertwasser gibi, bu yapıyı daha önce kullanan Thonet kardeşlerin de eğimli yüzeyler üzerine kafa yormasıydı. Thonet Kardeşler, yaptıkları mobilya çalışmalarında eğimli hatlar kullanabilmek için kullanılan, mobilyayı ısıtarak eğim verme ilkesine dayanan bentwood tekniğini uyguluyorlardı ve aynı zamanda bu tekniğin öncüleriydiler.)


Tabii, hele de o dönem için bunun ne kadar sıradışı olduğunu tahmin etmek zor değil, dolayısıyla olumsuz eleştiriler de olmuş. Örneğin Boston gazetesinde çıkan bir tanıtım yazısında zeminin dalgalı olduğu vurgulanarak, gidecek insanların bastıkları yerlere dikkat etmeleri gerektiğinin üzerinde durulmuş. Bunun yanında “duvarları, korkunç bir dansla meşgul gibi görünen” müzeye yapılan en iyi tanım ise ‘kitsch’ olmuş..


Tanım her ne olursa olsun, gerçekten de içinde dolaşırken, gezilebilecek sergilerin yanısıra müzenin kendisi de gözler için bir bayram gibi. Elbette ayaklar için de melodi.. Başka bir dünyaya, Alice'in harikalar diyarına gitmiş gibi bir havada dolaşmak, oturup bir şeyler yiyip içebilmek paha biçilmez. Eminim oralarda yaşasam, uğrak yerim kaçınılmaz olarak orası olurdu. Her noktasıyla insanı büyüleyen bu müzenin fotoğraflarını paylaşırken, kendi çektiklerimi kullanmak isterdim fakat bozuk bir harddiske hapsolmuş fotoğraflardan faydalanamadığım için internetten bulduğum fotoğrafları kullanmak zorunda kaldım. Yine de her birine baktıkça, yeniden orda olmayı dilememek elimde değil. Umarım en azından bir kez daha ayaklarıma ve gözlerime bu melodileri yeniden dinletebilirim..

8 Mayıs 2013 Çarşamba

tolkien tutkusundan hobbit evine..



Sanırım bir şekilde yüzüklerin efendisi serisinden haberdar olup da bir hobbit evinde yaşamayı hayal etmemiş kimse yoktur. Vince Donovan da pek çoğumuz gibi Tolkien ve Yüzüklerin Efendisi serisinin hayranlarından. Fakat sıradan bir hayranlıktan söz etmiyoruz: Donovan tam bir Tolkien koleksiyoneri. Elinde Tolkien’in el yazmalarından bile bulunuyor. 


Bu hayranlık, sonunda arazisinde bir hobbit evi istemeye kadar varmış. Donovan bu proje için Archer&Buchanan’dan Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesini temel alan bir ev projesi istemiş. İçinde evinin de olduğu büyük bir arazide yer almasını istediği ve tam da filmin gösterime girdiği sıra teklif edilen proje için Peter Archer’ın da çok heyecanlandığını söylemeye gerek yok. Fakat Archer, müşterisini, tasarlayacağı projenin hiç de Hollywoodvari olmayacağı konusunda uyarmış. 


Kafasındakinin, içinde bulunduğu manzaranın bir parçası olacak, tarih ve gelenekle harmanlanmış, her ayrıntısı incelikle düşünülmüş bir ev olduğunu anlattıktan sonra, tasarımına bu yoldan devam etmiş. 
Tolkien’in kendi çizimlerini de incelenerek çalışmaya başlayan Archer, ilk once 26 dönümlük arazide dolaşıp, evi nereye inşa edeceğine karar vermiş. Arazi içinde bulunan 18. yy’dan kalma taş duvarın bulunduğu yer, tam da aradıkları havayı verecek olması açısından tercih sebebi olmuş. Archer, bir röportajında şöyle söylüyor: “Yapı, bu duvarın ve hemen yanındaki tepenin “içine” yapılabilirdi, bu tepenin içine gömülü olacağından daha küçük olabilecek ve etrafını bahçelerle çevrili olabilecekti. (…)


 Taş duvara ek olarak, ahşap kirişler, kilden yapılmış kiremitler, ağaç pencereler gibi çeşitli doğal malzemeler de kullanmak ve tüm bunları geleneksel anlamda yorumlayıp, kişisel ihtiyaçları karşılayacak şekilde değerlendirmek istedik.” Gerçekten de Archer&Buchanan, inşa çalışmalarını yürütürken geleneksel yöntemlere sıkça başvurmuşlar. 


Fakat elbette içeride, Donovan’ın istek ve ihtiyaçlarını karşılayacak modern teknolojilere de başvurmuşlar. Maalesef bu hobbit evinde, aslında arazinin içinde bulunan ana eve ek olarak yapıldığı için banyo ya da mutfak bulunmuyor. Bu eksiler dışında pek çok ihtiyacı karşılayacak şekilde tasarlanmış. 


Bana kalırsa diğer bir sorun da, içeride konfor kaygısının fazla gözetilmiş olması. Dışarıdan bakıldığında edinilen izlenim, içerinin fotoğrafları görüldüğünde dağılıyor. En azından benim için biraz hayal kırıklığı yaşattığını söylemeliyim. Yine de belki 18. yy'dan kalma bir gelenekle harmanlanmış bir hobbit evi olduğu baştan belirtildiğine göre, sonuca şaşmamak gerek. 
Ama sonuç ne olursa olsun, o bahçeyi görüp de orda güneşlenmek istememek ve frodo'yu düşünmemek elde değil.. selam olsun! :)



23 Nisan 2013 Salı

Nijerya'da Yüzen Bir Okul


Nijerya'da Makoko topluluğunda suda yaşamak çok alışıldık bir yaşam biçimi. Nehir boyunca kazıklar üzerine inşa edilen evlerde, balıkçılık yaparak güç şartlar altında yaşayan 100 bin insan yaşıyor ve ana ulaşım aracı olarak kano kullanıyor. Nehir, hayatın etrafında döndüğü bir merkez gibi daha çok. Fakat topluluk oldukça yoksul; başta çevresel kirlilik ve diğer faktörler sonucu yaşanan ölümler, zor koşulların henüz okul çağındaki çocukları çalışmak için okuldan ayrılmaya zorladığı bir hayat.. Tüm bunlar, banliyödeki işleri hiç kolaylaştırmıyor. Toplulukta her eve ortalama dört çocuk düşüyor ve çoğunluğu eğitimini tamamlayamadan okuldan ayrılmak zorunda kalıyor.



Makoko'daki zorluklar bu kadarla da kalmıyor. 40 milyon nüfuslu, Lagos gibi bir modern şehrin karşısında bu nehir kıyısı banliyöleri, sağlıksız yaşam koşulları ve görüntü kirliliği gibi nedenlerle iyice göze batar olmuş. Hükümet son olarak geçtiğimiz yaz "anti-banliyö" hareketi başlatarak, kazıklar üzerine kurulu bu banliyö evlerinden kurtulma planını yürürlüğe koymuş. 


Fakat Nijerya doğumlu, Hollanda'da yaşayan mimar Kunle Adeyemi, nehirlerde kurulabilecek "sürdürülebilir bir yüzen topluluk" idealiyle ortaya çıkarak biraz kafaları karıştırmış gibi görünüyor. 



Adeyemi, ilk iş olarak firmasıyla birlikte kollarını sıvayıp bir yüzen okul tasarımına başlamış. 3 katlı, 100 öğrenci kapasiteli bu okul, bölge ihtiyaçlarını ve potansiyelini ortaya koyabilecek bir prototip teşkil ediyor. En azından öyle olacağı umuluyor. Okul, 256 plastik duba üzerinde yüzüyor ve konstrüksiyonda yerel kaynaklardan elde edilen ahşap kullanılmış. Üçgen çatılı bu tasarımın en güzel noktalarından biri de, çatısındaki güneş panellerinin, okulun enerji ihtiyacını karşılaması. Bunun yanında, yağmur suları da tuvaletlerde değerlendiriliyor. 



Okulun toplam maliyetinin yalnızca 6.250 dolar gibi düşük bir rakam olması, böyle sürdürülebilir ve pek çok alanda da uygulanabilir bir tasarımın üzerine gitmek konusunda cesaret verici. Tıpkı bu okul gibi, yüzen evler, yüzen hastaneler ve benzeri kamusal yapılar böyle düşük bir bütçeye ve kendine yetebilecek şekilde inşa edilebilir. Zaten okulun Adeyemi için önemi de bunlara vurgu yapmasından geliyor. 
Adeyemi, aşağıdaki resimde gösterilmeye çalışıldığı gibi, özellikle küresel ısınmanın getirdiği yükselen nehir suları gibi dezavantajların, avantaja çevrildiği; maliyetlerin düşürülüp, zaten zor şartlarda yaşayan insanlar için çok daha sağlıklı ve ucuz bir hayat kurulabilmesinin hayalini kurmuş. Dilerim, gerçekten son derece uygulanabilir olan bu tasarı hayata geçer ve banliyölerin insani şartlardan uzak, zor ve sağlıksız koşulları, yerini aşağıdaki gibi iç açan bir tabloya bırakır.



19 Nisan 2013 Cuma

22 Nisan Dünya Günü (Earth Day) / Ne Yapmalı?



Bir yıllık bir takvimi elimize alıp şöyle bir “şu günü-bu günü” tarihlerini kırmızıyla işaretlesek, sanmam ki pek fazla gün açıkta kalsın.. Elbette genel olarak hepimizin tartıştığı gibi tüketim üzerine kurulmuş günler bunlar. Diğerleri ise son zamanların moda deyimiyle “farkındalık” üzerine. Eğer gerçekten iş bir ticaret ya da duygu sömürüsüne dönmüyorsa, -işe yararlığı tartışmaya açık olmakla birlikte- belli bir gündem yaratmasını anlamlı buluyorum. Bu girizgah 22 nisan dünya günü (earth day) için. Çevresel tehditlere ilgi çekmek için 1970’lerden bugüne kutlanan dünya gününe çok az kaldı. Dolaştığım siteler, bloglar ise dünya gününde neler yapılabilir, dünya gününde yapılacak en iyi 5-10 kutlama şekli türünden başlıklarla dolmuş.
Tüm bu hırgür içinde senede bir gün bile bir konuda gerçek anlamda duyarlılık gösterdiğinde, geri kalan günlerde o odağı kolay kolay kaybetmiyor insan. O yüzden bu başlıklar benim de ilgimi çekti ve belki o günü eğlenceli bir güne çevirebilme –kimbilir belki de zamane hastalıklarından ‘Pazartesi sendromu’na karşı bir kerelik ilaca dönüştürebilme ihtimalimiz doğar. Neler mi yapılabilir demişler? Buyrun:


1.  Araba Kullanmayın: Ben kendi adıma yürümeye bayılıyorum, yürüyemeyeceğim noktalarda ise toplu taşımadan şaşmıyorum. Fakat bunca trafik boşuna oluşuyor olamaz. Kabul; bir şekilde işe giderken klimanızı açıp, müziğinizi seçip sakin sakin gitmek daha konforlu gibi görünüyor. Fakat şöyle düşünmeye ne dersiniz: siz trafikte kendi konforunuz içinde “dururken”, toplu taşıma kullananlar –hatta zaman zaman yürüyenler bile- gidecekleri yere sizden önce varıp fazladan çay simit keyfi yapıyor olabilirler ve kim bilir belki de sizden daha geç uyanıyorlardır ;) Arama kullanmak yerine bir günlük de olsa, yürüyebilir, bisiklete binebilir, toplu taşıma ve hatta kaykay bile kullanabilirsiniz! tüm dünyaya zehirli gazlar saçmaktan daha iyi gelmiyor mu kulağa?


2.  Bir ağaç ekin: Ağaçlar sera etkisini azaltıyor, soluduğumuz havayı daha kaliteli hale getirirken, hayvanları ve diğer bitkileri koruyor. Doğal döngünün bu kadar önemli parçalarından birini sevdiğiniz biriyle çevreye kazandırmak ruhumuzu tedavi edemese bile gerçek anlamda rahatlatabilir bana kalırsa. biz çalışır, bol bol sera gazı üretirken, ektiğimiz sadece tek bir ağacın bile durduğu yerden çevre için bizden çok daha önemli şeyler yaptığını bilmek hiç değilse biraz ferahlığa yol açacaktır eminim. Dahası bundan sonraki pek çok dünya günü kutlamasının merkezi tam da bu ağacın altında yapılacak bir piknik olabilir.


3.   Yiyecek bir şeyler ekin: günümüzde her yer paket-dondurulmuş gıdalarla ya da fahiş fiyatlara satılan ‘organik’ yiyeceklerle doluyken, kendi yiyeceğinizi ya da en azından yiyebileceğiniz bir şeyi ekmenin ne kadar iyi geleceğini tahmin edebiliyor musunuz? Üstelik ekim dikim zamanları tam olarak geçmiş değil. Belki bir çilek, kiraz domates, biber ya da maydonoz..


4.  Bir şeyler paylaşın: Çevre dostu bir yaşam yalnızca toplu taşıma kullanarak, bir ağaç dikerek olmuyor. Daha az tüketmek en önemli adımlardan biri. İhtiyacınız kadar tüketmek-buna karşılık mümkün olduğunca çok üretmek ve geri dönüştürmek. İhtiyacınız kadar tüketmek dendiğinde biraz zihin bulanıklığı oluyor, çünkü dayatılan yaşam biçimine göre, zannettiğimizden çok daha fazla “ihtiyacımız var”. Bu yüzden fazlasıyla alıyor fakat gerçekten ihtiyacımız olmadığını bile idrak edemeden bir yerlere kaldırıyoruz bazı şeyleri. Oysa o kaldırılan şeylere, başka birilerinin ihtiyacı olma olasılığı yüksek, onların kaldırdıklarına da sizin. O yüzden daha az tüketimin en önemli sırlarından biri de paylaşım. Bunu yakın çevrenizden başlatabilir, ya da freecycle gibi siteler aracılığıyla çok daha geniş kitlelere ulaşarak uygulayabilirsiniz.


5.  Geri dönüştürün: Daha az tüketmenin ve daha az çöp üretmenin yollarından biri de geri dönüşüm. Maalesef yaşadığımız topraklarda geri dönüşüm çok da başarabildiğimiz bir şey değil. Kendi kendimize çöplerimizi ayrıştırsak bile bunun, yalnızca kağıt, metal ya da cam toplayanlar sayesinde bir anlamı olabiliyor. Maalesef belediyeler bu konuda yeterince yol katedebilmiş değil. Fakat çöplerimizin geri dönüşümünden öte, aslında pek çok şeyin çöp olmadığını fark etmek en önemli adımlardan biri olabilir. Bir pet şişenin mini bir seraya, eski bir t-shirt’ün alışveriş çantasına, teneke kutunun lambaya dönüşmesinden daha güzel bir şey olabilir mi?


6.  Hayvanlar için bir şeyler yapın: Çoğunluğumuzun apartman dairelerinde kısılıp kalmış hayatlar yaşadığımızı biliyorum. Ama hemen her yerde kuşlar, kediler, köpekler var ve yapacağımız en ufak bir yardım, onlar için hayati önem taşıyabiliyor. İnternette bulunabilecek pek çok faydalı ve yapımı eğlenceli şey var onlar için. Çok basit bir kuş evi ya da yemlik bunlardan biri olabilir. Örneğin şöyle bir şey. 


7.  Doğayla uyumlu temizlik malzemeleri alın ya da yapın: Artık pek çok markette, doğada çok daha kolayca çözünen ve sulara, hayvanlara, soluduğumuz havaya daha az zarar veren temizlik malzemeleri bulmak mümkün. Daha da iyisi internette, doğal temizlik malzemelerinin nasıl yapılacağını gösteren çok sayıda sayfa var. Kolları sıvayın ve kendi deterjanınızı yapın, yapamıyorsanız çevreye son derece zararlı deterjanları, sözde hijyen gereçlerini, doğayla daha barışık olanlarla değiştirin.


8.  Güneş enerjisine yönelin: Yazlık mekanlarda sık sık karşımıza çıkan güneş panellerini, nedense şehirde pek göremiyoruz. Bir şekilde pahalıymış gibi görünen bu sistemler, uzun vadede diğer enerji tüketimlerine nazaran son derece ekonomik. Fakat yine de bu size “büyük” bir proje gibi geliyorsa, şarj cihazlarınızı güneş enerjili olanlarla değiştirebilirsiniz. Bu yazı sayesinde öğrendiğim kadarıyla artık online alışveriş sitelerinde bile kolaylıkla bulunabiliyorlar.


9.  Dışarı çıkın: Dünya günü, dünyayı sevmek, tadını çıkarmak ve onu korumak için kutlanıyor. O yüzden bilgisayar ya da masabaşına kilitlenip kalmak yerine dışarı çıkın ve dünyayı neden önemsediğimizi, neden korumak istediğimizi ve bizden sonra gelecek insanlara, sevdiklerimize neden aynı, hatta daha iyi durumda bırakmak istediğimizi idrak edin. Böylece yapacaklarımız belki de kendiliğinden gelecek, hatırlatıcı listelere ihtiyaç duymayacağız.


.   . Hatırlayın: Aslında her gün dünya günü. Bunu aklımızdan çıkarmamak için yapabileceğimiz en ufak bir şey bile, dünya için kayda değer bir adıma yol açabilir. O yüzden hazır bahar da gelmişken etrafınıza bol bol bakın, çiçekleri yakından inceleyin, kuşların sesini dinleyin, ağustos böceklerinin sesleriyle uyuyun, çöpe eliniz gittiğinde attığınızın gerçekten çöp olup olmadığından emin olun ve çok daha az tüketip, çok daha fazla geri dönüştürüp paylaşın.