20 Ekim 2011 Perşembe

Derek 'deek' Diedricksen'den Eğlenceli Yaşam Alanları


Punk-rockçı, çılgın, kabına sığmayan bir adam.. Birkaç internet araması yeterli adamın dünyaya eğlenmek, dibine kadar yaşamak için geldiği..
Derek ‘Deek’ Diedricksen küçük yaşam alanları inşa eden, kendini bu işe ve onun eğlencesine kaptırmış bir “mimar”-sanatçı. Aynı zamanda Boston’da rock yayını yapan bir radyoda DJ'lik yapıyor. Fakat sanırım artık kariyeri daha çok mikromimari üzerine.. Zamanının çoğunu küçük yaşam alanları tasarlayarak ve inşa ederek geçiriyor. Bu ‘evcikler’i yapmak şimdiki en büyük ilgi alanı ve emeğinin büyük kısmını buna ayırıyor. Tasarlamak, çizmek, inşa etmek, bunlarla ilgili programlar yapmak, blog ve hatta kitap yazmak.. Tasarladığı projeleri workshoplar'a dönüştürmek.. Yayınlarında uygulamalı olarak anlatmak.. Hemen her anı bununla geçiyor ama neyse ki profesyonelleşmemiş ve umarım da böyle kalacak.

Diedricksen 34 yaşında ve çocukluğu küçük bir kasabada, mütavazı bir çiftlik evinde geçmiş. Hem inşa etme merakı hem de küçük yaşam alanlarına duyduğu ilgi de bu yıllara dayanıyor. Bu küçük evde annesi, babası ve erkek kardeşiyle birlikte yaşayan Derek, ahşap işçiliği öğretmeni olan babasının çalışmalarına duyduğu merakın yanında, her malzemeyi elinin altında bulabilme lüksünü de yaşamış. Derek’in inşa merakı ailesince de hep destek görmüş. Hatta babasının 10. Yaşgününde aldığı “tiny houses” isimli bir kitap da Derek için oldukça ilham verici olmuş.

Derek, yaşamı boyunca küçük ama etkili bir hayata, kendi deyimiyle “compact yaşama” ilgi duyduğunu söylüyor röportajlarında. Ona göre günümüzde yaşadığımız “yeterinden fazla” yaşamlar anlamsız; küçük evler daha ucuz, çevre için daha iyi ve zamanını başka şeylere ayırma fırsatı tanıdığı için de daha insani. Gerçekten de Derek’in çalışmalarına şöyle bir göz atmak bile yetiyor ne dediğini anlayabilmek için. Yaptığı her küçük evin içinde olmayı hayal ediyorsunuz hemen. Sanırım yalnız değilimdir; pek çoğumuz yabancı filmlerdeki o ağaç evlere, garajdan dönüştürülmüş ve evin çocuğuna tahsis edilmiş o yaşam alanlarına özenmişizdir. Derek de bu hayallerle büyümüş ama orda kalmayıp hayallerini gerçeğe dönüştürmüş ve buna devam da eriyor. Muhtemelen bu yüzden bu kadar mutlu ve üretken..

Hayallerini gerçek anlamda uygulamaya koyabilmesi 10 yıl önce, erkek kardeşiyle birlikte Kuzey Vermont’ta ufak bir arazi almasıyla başlamış. O ve kardeşi Dustin, ağaçların arasında ufak bir ev yapmak için hemen işe koyulmuşlar. Çok paraları da olmadığı için etraftan, insanların artık ihtiyaçları kalmadığını düşünerek (muhtemelen çok daha yenisini ve ‘modern’ini aldıkları için) attığı malzemeleri toplamışlar. Hatta bu yolla elde edebildikleri kaliteli malzemelere kendileri bile şaşırmış.

Bu ilk evden sonra ilgi alanı tamamen mikromimariye kayan Diedricksen’in pek çok çalışması var ve bir yandan da sürüyor. Çizim konusunda da oldukça başarılı olan Diedricksen, “Humble Homes, Simple Shacks, Cozy Cottages, Funky Forts, Ramshackle Retreats (and Whatever the Heck Else We Could Squeeze in Here!)’’ isimli bir de kitap yazmış ve içindeki tüm çizimler kendisine ait. Kitap, kendi çizimleri ve ayrıntılı anlatımlarıyla dolu ve en az evcikleri kadar eğlenceli görünüyor.
Çalışmalarını www.relaxshacks.com sitesinden ve Derek’in Tiny Yellow House isimli youtube kanalından takip edilebilir.

Derek bu işi seviyor ve tek yaptığı tasarlamak, malzemeleri toplamak ve yapmak! Bu kadar basit söyleyerek yaptığı işi küçümsüyor değilim, aksine; hepimizin yapabileceği kadar basit bir şey olduğunu kendime bile hatırlatmaya çalışıyorum. Bir o kadar da ilham verici, heyecanlı ve eğlenceli.. 


Derek 'deek' Diedricksen'in şu hayattan aldığı tadın yarısını bile almayı öğrenebilsek herkes için şahane bir dünyaya dönüşebilir yeryüzü..
Siz de Derek'in videolarını izlerseniz ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.
Derek'in youtube kanalı için şuraya tıklayabilirsiniz.. Can sıkıntısına birebir..
Hepimize iyi eğlenceler.

11 Ekim 2011 Salı

Mould Manifesto Against Rationalism in Architecture/Mimarlıkta Rasyonalizme Karşı Küf Manifestosu*




Artık resim ve heykel özgür, çünkü bugün herhangi birisi, istediği şekilde bir yapıt ortaya koyabilir ve sonra da sergiler. Mimarlıkta ise her sanatın önkoşulu olması gereken bu temel özgürlük  hala yok, çünkü inşa edebilmek için önce diploma gerekiyor. Neden?
Herkes inşa edebilmelidir ve bu özgürlük olmadıkça bugünün planlı mimarlığı hiçbir şekilde bir sanat sayılamaz. Bizde mimarlığa uygulanan sansür, Sovyetler Birliği’nde resme uygulanan sansürün aynıdır. Uygulamaya konanlar, sadece kafaları cetvelin egemenliğinde olan ve vicdan azabı çeken kişiler tarafından yaratılan, tek başına kalmış, zavallı ödünlerdir!


Kişinin inşa etme arzusunun önüne hiçbir engel konmamalı! Herkes inşa edebilmeli, etmeye de zorlanmalı ki içinde yaşadığı dört duvar için gerçekten sorumluluk duyabilsin. Böyle çılgın bir yapının çökebileceğini göze almalıyız ve bu yolla bina yapmanın yol açacağı ya da açabileceği ölümlerden ürkmemeliyiz. İnsanların kümese giren tavuklar ya da tavşanlar gibi evlerine taşındıkları bu duruma artık bin son verilmeli.


İçinde oturanların yaptığı bu derme çatma yapılardan biri çökecek olsa, önce genellikle çatlamalar başlar, böylece içindekiler kaçabilir. Bundan sonra da insan içinde oturduğu konuta karşı daha eleştirel-yaratıcı bir tutumla yaklaşacak ve eğer çok zayıf görünüyorsa duvarlarını kendi elleriyle sağlamlaştıracaktır.



+ gecekonduların fiziksel yönden barınılamazlığı, işlevsel, faydacı mimarlığın ahlak yönünden barınılmazlığına yeğlenir. Bu sözde gecekondularda insanların yalnızca bedeni tükenirken, görünüşte insan için planlanmış gösterişli mimarlıkta ruhu tükenir. Bu nedenle gecekondu ilkesi, diğer bir deyişle çılgınca çoğalan mimarlık, geliştirilmeli ve işlevsel mimarlık yerine başlangıç olarak bu alınmalıdır.+
İşlevsel mimarlığın, aynen cetvelle resim yapmak gibi, yanlış bir yol olduğu kanıtlanmıştır. Dev adımlarla kullanışsız, kullanılamaz ve sonuçta barınılamaz mimarlığa yaklaşıyoruz.


Resim için mutlak taşist otomatizm olan büyük dönüm noktası, mimarlık için mutlak-oturulamazlıktır; bu duruma henüz ulaşamadık, çünkü mimarlık otuz yıl geriden, topallayarak geliyor.
Nasıl bugün, taşist otomatizm’in ötesine geçerek otomatizm-ötesi mucizesini yaşıyorsak, ancak tam bir oturulamazlık ve yaratıcı çürümenin üstesinden geldikten sonra yeni, doğru ve özgür bir mimarlık mucizesi yaşayabiliriz. Mutlak barınılamazlıktan henüz kurtulamadığımız, mimarlıkta otomatizm-ötesi aşamasına ne yazık ki geçemediğimiz için, ilk önce olabildiğince hızla, mimarlıkta tam barınılamazlık ve yaratıcı çürüme için çaba göstermeliyiz.


Apartman katında oturan adam pencereden uzanıp elinin erişebildiği yerdeki duvarı kazıyabilmeli. Ve uzun bir fırçayla uzanabildiği yerleri pembe renge boyayabilmeli ki insanlar uzaktan ya da sokaktan görebilsinler: orada komşularından –onlara sunulan her şeyi kabullenen küçük insanlardan- farklı birisi oturuyor! Ve bu yolla sözde bir mimarlık başyapıtının sergilediği arkitektonik açıdan uyumlu tablo tahrip edilse de, duvarları testereyle doğrayıp her türlü değişikliği yapabilmeli ve odasını çamur ya da plastisinle doldurabilmeli.


Fakat kira sözleşmesi bunu yasaklıyor!
Artık insanlar, doğalarına aykırı kafes-yapılara kapatılmış tavuklara ve tavşanlara benzer şekilde, kutu gibi binalar içinde kapsedilmeye karşı isyan etmelidir.


+ Kafes-yapı ya da faydacı yapı, onunla ilişkisi olan üç kategori insanın tümüne de yabancı bir binadır!
  1. Mimarların binayla bir ilişkisi yoktur.
En büyük mimari deha da olsa, nasıl bir insanın orada oturacağını  önceden göremez. Mimarlıktaki sözde insan ölçüsü suç oluşturacak bir aldatmacadır. Özellikle eğer bu ölçü kamuoyu yoklamasından ortaya çıkmış ortalama bir değerse.+

2. Duvarcı ustasının binayla bir ilişkisi yoktur.
Örneğin, eğer bir duvarı kendi kişisel düşüncelerine göre (eğer varsa) azıcık farklı örmek istese işinden olur. Aslında pek de aldırmaz, çünkü nasıl olsa o binada oturmayacaktır.+

3. İçinde oturan kişinin binayla bir ilişkisi yoktur.
Çünkü onu inşa etmemiş, sadece içine taşınmıştır. Kişi olarak gereksinimleri ve mekanı kuşkusuz farklı olacaktır. Mimar ve duvarcı ustası, içinde oturacak olanın ve işvereninin talimatlarına tam uyacak şekilde bina yapmaya çalışsalar da bu böyledir.
+Ancak mimar, duvarcı ustası ve binada oturan kişi tek, yani aynı  kişi olduğu zaman mimarlıktan söz edilebilir. Bunun dışındaki her şey; mimarlık değil, suç unsuru taşıyan bir eylemin fiziksel olarak şekil bulmasıdır.
Mimar-duvarcı ustası-binada oturan kişi, aynen Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olan Tanrı  gibi, bir üçlüdür. Bu üçlüdeki benzerliğe, neredeyse eşliğe dikkatinizi çekerim. Bugün üretilen nesnelere mimarlık denemeyeceği gibi, mimar-duvarcı ustası-oturan kişi birliği kaybolduğunda mimarlık da olmaz. Kişi, yitirmiş olduğu ve onsuz insan olarak var olamayacağı eleştirici-yaratıcı işlevini yeniden kazanmalıdır.
+ Mimarlıkta cetvel kullanmak da suçtur; bu, kolaylıkla kanıtlanabileceği gibi, arkitektonik üçlünün parçalanmasına yol açacak bir gerçek olarak görülmelidir.+
Düz  çizgi bulundurmak, hiç değilse ahlak açısından yasaklanmalıdır. Cetvel, yeni cehaletin simgesi, cetvel, yeni yozlaşma hastalığının belirtisidir. 
Bugün bir düz çizgiler kargaşasında, düz çizgilerin vahşi ormanında yaşıyoruz. Buna inanmayan kişi, çevresindeki düz  çizgileri sayma zahmetini gösterecek olursa anlayacaktır; çünkü  sayması hiç bitmez.
Bir tıraş bıçağı üstündeki düz çizgileri saydım. Kuşkusuz tıpatıp eşi olan aynı marka ikinci bir tıraş  bıçağıyla arasındaki doğrusal ve imgesel bağlantıları  da eklersek, 1090 düz çizgi eder; bir de ambalajını eklediğimizde bıçak başına 3000 düz çizgi demek olur.


Yakın zamana kadar, düz çizgilere sahip olma üstünlüğü krallara, arazi sahiplerine ve zeki kişilere aitti. Bugün her budalanın pantalon cebinde milyonlarca düz çizgi var. Bizi gederek hapishanedeki tutuklular gibi kuşatan bu düz çizgi ormanı kökünden sökülüp yok edilmelidir.
Bugüne dek her zaman insan, içine düştüğü vahşi ormandan kendini koparmış ve kurtarmıştır. Fakat önce vahşi bir ormanda yaşadığının farkına varmalıdır; çünkü bu orman halkın dikkatini çekmeden gizlice büyümüştür. Ve bu kez karşısındaki, düz çizgilerden oluşan vahşi bir ormandır.
Yapıtlarında, yalnızca düşüncede bile olsa, cetvel ya da pergelin bir an bile rol oynadığı bir modern mimar reddedilmelidir. Yalnızca hastalıklı  biçimde kısırlaşmayıp gerçekten anlamsızlaşmış tasarım, çizim ve maket çalışmalarının sözünü bile etmiyoruz. Düz çizgi tanrısız ve ahlaksızdır. Düz çizgi yaratıcı değil, çoğaltıcı bir çizgidir. İçinde tanrı ve insan ruhundan çok, rahatına düşkün, beyinsiz karıncası kitlesi yaşar.
Bu nedenle düz çizgilerden ortaya çıkan yapılar, ne kadar kırılıp bükülseler, çıkmalar yapsalar, delikler oluştursalar da savunulamazlar. Bunlar korkudan doğan bir bağlılığın ürünüdürler: inşa eden mimarlar, çok geç olmadan taşizme, yani barınılamazlığa dönmeye korkuyorlar.
Tıraş  bıçağı paslandığında, duvar yüzeyinde küflenme olduğunda, odanın köşesi yosun tutmaya başlayıp da geometrik açılar yuvarlanmaya başladığında, mikroplar ve mantarlarla birlikte evin içine yaşam giriyor diye sevinmeliyiz. Her zamankinden daha bilinçli olarak, bize öğretecek çok şeyi olan arkitektonik değişikliklere tanık oluyoruz.
İşlevsel mimarların sorumsuzca yıkma düşkünlüğü iyi biliniyor. Doksanlı yılların ve Art Nouveau’nun cepheleri alçı sıvalı, güzel evlerini yıkıp yerlerine kendi anlamsız binalarını dikmek istiyorlardı. Paris’i yerle bir edip yerine doğrusal canavarlar gibi yapılar dikmek isteyen Le Corbusier’i örnek vereceğim. Adil davranmak için şimdi Mies van der Rahe, Neutra, Bauhaus, Gropius, Johnson, Le Corbusier gibilerinin yapılarını yıkmalıyız, çünkü bunların modası geçti ve ahlaki açıdan katlanılamaz hale geldiler.



Fakat otomatizm-ötesi taraftarları ve barınılamaz mimarlığı  aşmış olanlar doğrusu kendilerinden öncekilere daha insanca yaklaşıyorlar. Artık yıkmak istemiyorlar. İşlevsel mimarlığı ahlak çöküntüsünden kurtarmak için, temiz cam duvarlara ve düz beton yüzeylere çözeltici bir karışım dökülmeli ki böylece üzerine küf yerleşebilsin.
+Artık endüstrinin kendi temel görevini anlaması zamanı gelmiştir: yaratıcı küf üretimi!
Şimdi endüstriye düşen görev, uzmanlarına, mühendislerine ve doktorlarına küf üretmek için manevi bir sorumluluk duygusu aşılamaktadır.
Yaratıcı  küf üretimi ve atmosfer etkisiyle değişim için ahlaki sorumluluk duygusu, eğitimle ilgili yasalara bağlanmalıdır.+
+Ancak küf içinde yaşayabilen ve yaratıcılıkla küf üretebilen teknisyenler ve bilim adamları yarına egemen olacaktır.+
Ve ancak nesneler, yaratıcı bir biçimde küfle kaplandıktan sonra –ki bundan öğreneceğimiz çok şey var- yeni ve olağanüstü  bir mimarlık ortaya çıkacaktır.

* Yalnızca 1958'de yazılmış olan ana metindir. 1959 ve 1964'te yapılan ekler dahil değildir.


Friedensreich Hundertwasser

7 Ekim 2011 Cuma

Bir eko-köy: Torri Superiore



“Torri Superiore” İtalya’nın Fransa sınırına yakın, Ventimiglia kasabasına bağlı bir Ortaçağ köyü. 13. yy’da bir dağ yamacına kurulmuş bu köy, taş duvarları ve ağır binalarıyla oldukça heybetli görünse de, aslında temel olarak üç ana binadan oluşuyor. Fakat bu ana binalar birbirine karmaşık bir labirentler-geçitler sistemiyle bağlanan 162 ayrı bölüme bağlanıyor.




1980’lerin sonunda, o sıralar daha çok terk edilmiş-harabe durumunda olan köyü, şehirden uzak alternatif bir yaşam arayan bir grup gönüllü ve Kültür Derneği, yeniden kurmak amacıyla bir araya gelmiş. Uzun süren çalışmalardan sonra köy, şimdiki haline kavuşmuş. 
Bugün, tamamen doğal bir yaşamın peşinde koşan bir grup insanın yerleşim yeri olmasının yanında, ekoloji üzerine çeşitli kurslar ve workshoplara katılınabilen, eğitim alınabilen bir yer olarak da hizmet veriyor. Buranın havasını solumak, bu küçük grupla tanışmak isteyen ya da faaliyetlere katılmak isteyen herkesin de ziyaretine açık.
Uzun süren restorasyon sürecinde, tamamen çevredeki taş ocaklarından ve yakınlardaki Bevera Irmağından çıkarılan yerel taşlar kullanılmış. Duvarlar, iç mekanlarda kireç bir plasterle kaplanmış ki bu, duvarların rahatça nefes almasını sağlıyor. Böylece, ısınma için tüm iç mekanların duvarlarını dolaşan (ve maksimum 18 derecelik bir sıcaklık sağlayacak şekilde tasarlanmış ısıtma sisteminin bir parçası olan) su borularına ragmen duvarlar nemden kurtulabiliyor. Orada yaşayan ve sayıları 30’a yakın insan için yemek pişirilen ana mutfakta bile, bu plaster sayesinde küften uzak kalabiliyorlarmış. Bu yüzden çimento kaplamayı hiç düşünmemişler.
Tüm kapı ve pencerelerin ahşap olmasının yanında, hepsi doğa dostu boyalarla boyanmış.
Elektrikte, vadinin doğal yapısı gereği rüzgar enerjisi elde edemedikleri için, doğadostu bir şirketle anlaşmışlar ve elektriklerini oradan temin ediyorlar. Fakat güneş enerjisinden sıcak su için yararlanılabiliyor. Tuvaletlerde ise iki türde yapılmış kompost tuvalet sistemi kullanılıyor.
İşin en güzel yanı, bu doğa dostu yaklaşımın, yalnızca inşa ya da restorasyon sürecinde kalmamış olmaması. Torri Superiore’de yaşam, her anlamda doğayla içi içe ve onun bir parçası. Örneğin yiyeceklerini, geleneksel-sürdürülebilir meyve ve sebze bahçelerinden sağlıyorlar.. Bunun yanında keçi ve tavuk gibi hayvanlar da doğal yiyecek ihtiyacına katkıda bulunuyor. Ekmek, makarna, zeytinyağı, keçi peyniri, bal, reçel, yogurt ve hatta dondurma.. Hepsi ev yapımı ve kendi köylerinde, kendi elleriyle ürettikleri malzemelerden yapılıyor. 

Olur da yiyecek satın almaları gerekirse yerel ve organik olanlar çevre pazarlardan temin ediliyor. Köyde, hiçbir şekilde dondurulmuş gıda, genetiğiyle oynanmış yapay-katkılı yiyecekler kullanılmıyor. Kışın, yemekler odun sobalarında pişiriliyor.
Az önce sözünü ettiğim 162 ayrı bölümün bir kısmı kişisel kullanıma açık, bir kısmı ise bir kültür merkezi olarak da varlığını sürdüren Torri Superiore’nin kültürel faaliyetleri ve ziyaretçi evleri olarak kullanılıyor.
Restorasyon süreci bitmiş değil, burada bir yandan insanlar yaşamaya devam eder ve kültürel faaliyetler yürütülürken, diğer yandan restorasyon da sürüyor.
Fotoğraflardan da anlaşıldığı gibi, Torri Superiore'de şahane bir hayat sürüyor olmalı. Yaşam alanı olarak harika olduğuna eminim, ama yalnızca burada sürdürmeyi başardıkları yaşamlar değil; aynı zamanda yürüttükleri faaliyetler de oldukça kıymetli.
Bu eko-köyle ilgili daha fazla bilgi almak için kendi sitesi olan http://www.torri-superiore.org/ ziyaret edilebilir. Ayrıntılı bir İngilizce kaynak için de, şu link faydalı.
İtalyanca bilenler ya da yalnızca görüntüleri izlesek de olur diyenler için ise şu videolar ilgi çekecektir:
http://www.youtube.com/watch?v=TlBrWATh6Rw
http://www.youtube.com/watch?v=mghIJdP64OU&feature=player_embedded#!

26 Ağustos 2011 Cuma

plastik şişelerden sera yapmak mümkün mü?



Neden olmasın?
Sera dediğimiz şey aslında -çok profesyonel, cam seraları dışında tutarsak- demir iskeletler üzerini plastik brandalarla kaplayarak elde edilmiyor mu? Eğer amaç, belirli bir alanda, hava koşullarını belli oranlarda bertaraf edip, içeride daha ılıman bir iklim elde ederek bitki yetiştirmekse, benzer bir etkiyi plastik şişelerle de sağlamak neden mümkün olmasın?
Hani şu her gün tükettiğimiz, sonra çöpe gönderdiğimiz milyonlarca plastik şişe.. Madem onları tüketmekten geri duramıyoruz ve madem her gün çöp yığınlarına milyonlarcasını gönderiyoruz insan evlatları olarak.. Onları daha faydalı kullanmak iyi olmaz mıydı? 
Birilerinin, bir takım tesislerde çöplerimizi tek tek karıştırarak aralarından plastik şişeleri ayırması ve geri dönüşüme göndermesi yeterli bir çözüm olmadığı gibi, bizim kendi imkanlarımızla onları daha yararlı kullanmaya çalışmamız da ne tam olarak işe yarayacak ne de bizi daha masum yapacak. Yine de eğer döngüyü değiştirmek şimdilik elimizden gelmiyorsa, şu milyonlarca yıl daha kurtulamayacağımız plastik şişe lanetini daha sağlıklı besinler tüketebilmek ve bir anlamda kendi geri dönüşümümüzü sağlamak için kullanmamız iyi bir adım olabilir gibi geliyor.
Eğer küçük de olsa sera için ayırabileceğiniz bir alanınız varsa ve şişe toplayabilecek kadar (ki yalnızca kendi tükettiklerinizi bir kenara ayırmanız bile son derece etkili olacaktır) sabrınız varsa, kendi seranızı inşa edememeniz için hiçbir neden yok.
Dikkat edilecek en önemli nokta şişelerin -tercihen 2 litrelik olanlar- aynı boyda olması. Yeterince şişe biriktirdikten sonra, seranın boyutlarına göre ahşap ve çok basit bir iskelet yapmak gerekiyor. Sonrası gerçekten çocuk oyuncağı. Yapılacak tüm şey; şişeler düzgün dursun diye bir çubuğa ya da ipten yapılmış bir iskelete geçirebilmek için şişelerin diplerinin kesilmesi ve upuzun bir boruymuş gibi birbirlerinin üzerine -iskeletin boyu kadar- geçirilmesinden ibaret. Bu diziler yanyana getirildiğinde seranın duvarını elde etmiş oluyorsunuz. Aynı işlemi seranın kapısı ve tavanı için de uygulamak gerekiyor.
Eskiden ana sınıflarında boncuk makarnalardan yaptığımız kolyeler gibi tıpkı.. İpe dizilmiş şişeler.. Ve seranız hazır! Üstelik yok denecek kadar az bir maliyetle!
Gerisi küçük seranızda ne yetiştireceğinize karar vermeye kalıyor..

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Kadınlar için Kerpiç / Adobe for Women



Adobe for Women, Meksika’nın Oaxaca eyaletinde yürütülen ve yaşamlarını zor şartlar altında yürütmeye çalışan kadınlar için yola çıkılmış bir proje. Başlangıçta zor durumda olan yirmi kadına ev edindirmeyi amaçlayan projeyi, iki genç mimarlık firması yürütüyor. Tamamen kerpiçten, enerji tasarruflu ve sürdürülebilir olarak tasarlanan bu evlerin her aşaması, mimarlık firmalarının desteğiyle birlikte tamamen kadınların ve yakınlarının el emekleriyle ilerliyor. 
Proje, kadınlara ev edindirmenin yanında, tüm bu inşa sürecinde kendi hayatlarına sahip çıkabileceklerini ve ellerindeki gücü görmelerini sağlamayı amaçlıyor. Projenin ilhamını ise bundan yirmi yıl önce Meksikalı mimar Juan Jose Santibanez’in, yirmi kadını ev sahibi yaptığı eski bir projeden almışlar. Bugünkü projede işler yolunda giderse sayının artırılması amaçlanıyor. Evlerin inşasına başlamadan önce ilk aşama elbette kerpiçlerin yapılması. 

2011’in mart ayında ilk ev için işe koyulmuşlar. Çevre topraklardan elde ettikleri 40 bin kerpiç tuğla ise ilk üretimleri olmuş. Zaten evlerin inşasında daha çok çevrelerinde bulunan ve inşaat için elverişli malzemeleri kullanmayı amaçlıyorlar, en çok yararlandıkları da toprak ve bambu ağaçları. 
Enerji tasarruflu olarak tasarlanan bu doğayla uyumlu evlerin maliyeti de oldukça düşük. Her bir ev yalnızca 3830, 84 Euro –ki sitelerinde bu rakamla ilgili verdikleri çarpıcı örnekler var. Örneğin bu maliyetle Paris ya da Amsterdam gibi bir kentte yalnızca yarım metrekare, Baltık kentlerinde ise bir metrekare bir alan inşa edilebiliyormuş yalnızca.-  
Projenin bugün geldiği noktada sekiz evin inşası halihazırda sürüyor. Fakat henüz hiçbiri bitmiş değil.  Bütün bu gelişmeler, pek çok gönüllünün projeye katılımıyla sağlanmış. Hem maddi anlamda hem de inşaat aşamasında fizik güç olarak pek çok yardım almayı başarmışlar.
Oaxaca’nın San juan Mixtepec isimli yerleşim yerinde son yıllarda artan, erkek nüfusun ailelerine destek ya da daha iyi yaşam şartları için göçü; çoğunun geri dönmemesiyle ve bu yüzden kadınların çocuklarıyla başbaşa kalıp, yaşamlarına zor şartlar altında devam etmek zorunda kalmasıyla sonuçlanmış. Bu projeye dahil olabilen kadınlarsa, kendi yaşamlarını değiştirme gücünü, projenin ve gönüllülerin desteğiyle bulabiliyorlar.


Evlerin basit, dikdörtgen bir planı var ve başlıca iki bölümden oluşuyor: kişisel alan ve genel alan. Her biri kesişen kemerlerle birbirinden ayrılıyor ve bu açık bağlantı sayesinde ev sahibine kullanabileceği daha fazla alan kalıyor. Veranda ise evin mutfağa bağlı bir uzantısı gibi tasarlanmış. Tamamen bambu ve ahşap kullanılarak yapılması öngörülüyor.

Evlerde güneş enerjisinin tüm avantajlarından faydalanılması amaçlanıyor, küçük solar panellerle güneş enerjisinin elektrik için de kullanılması planlar arasında. Bu şekilde bir kullanımla, 4 ampul, bir televizyon ve bir radyo çalıştırılabilmesi mümkün oluyormuş.
Aynı şekilde çatıdan gelen yağmur suları biriktirilip çakıl taşları-bitkiler ve kömürle arındırılıyor. Elde edilen gri su mutfak, banyo ve bahçede kullanılabiliyor. Tuvaletler ise kompost tuvalet olarak tasarlanıyor. Mutfaklar ise geleneksellikten yana. Normal ocaklara göre çok daha az odun yakmaya neden olacak, çamur ve kumla yapılmış, kendi bacası olan geleneksel bir ocak (Estufa lorena) kullanılması öngörülüyor.
Proje evlerinin yapımları sürüyor, umarım sürmeye d edevam edecek. Fakat bunun için -evler her ne kadar ekonomik de olsa- maddi desteğe ihtiyaçları var ve ilerlemelerini biraz da işin bu yanı belirleyecek. Dileğim, bir an önce ilk yirmi konutun bitirilmesinin ardından, belki de bu projenin gelenekselleşip, gün geçtikçe daha fazla kadına yardımcı olması. Aşağıda ev yapılacak kadınlardan birinin, Lucila Ramirez Chaves'in mektubu var. Durumun bu kadar açık ve net ifade edildiği çok az görülebilir belki de:



“32 yaşındayım ve kasabanın merkezinde yaşıyorum. Kocam öldü, ben ise dört çocuğumla yaşıyorum ve tarlalarda çalışıyorum. Bir evim yok, kayınvalidemin evinde kalıyoruz. Zaman zaman beni incitiyor, kızlarımı tembel oldukları için azarlıyor. Projenizi duydum ve sizden yardım istiyorum. Erkek kardeşim bana bir parça arazi verdi, ölçüleri 10x15.”



6 Temmuz 2011 Çarşamba

mavi sarhoşluğu





Kuzey Afrika’da turistik açıdan ilgi merkezi olan ülkelerinden biri olan Fas, aklımızda sarı-(hatta altın sarısı)-kırmızı tonlarıyla ve geleneksel mimarisiyle aklımızda yer etmiş bir ülke. Aslında turistik açıdan ekmeğini burdan yediği de söylenebilir.
Fakat Chefchaoen’de durumlar biraz değişik. 




Fas’ın kuzeybatısındaki bu kent tamamen çivit mavisi.. Rif Dağları’nın eteğinde uzanan bu kentte, yollar-evler,duvarlar-dükkanlar.. Kısacası aklınıza gelebilecek her yer masmavi!

Her zaman kentlerin, kasabaların –aslına bakarsanız tüm yerleşim yerlerinin- tek renk olmasına karşı oldum. Tek başına ne kadar zevksiz görünse de bir araya gelmiş rengarenk yapılar bir yaşam alanını her zaman daha canlı, daha insani ve daha kimlikli kılıyor. Fakat Chefchaoen’in fotoğraflarını gördükten sonra bu konuda biraz daha ılımlı olunabileceğini fark ettim. İstanbul gibi çoğunlukla gri ya da rengi solmuş beton bloklara maruz kalınan bir yer değil elbette ama Chefchaoen gibi capcanlı bir renge itirazım olmazdı.




Chefchaoen 1471’de Yahudiler’in sığınmak amaçlı kurduğu eski bir kent. Kentin masmavi olmasının temel nedeni de bu. Tevrat’a göre, İsrailoğullarının ibadet kıyafetlerinin dört köşesinden sarkması gereken püsküllerin thelet ya da tekhelet rengi iplerle burulması gerekiyormuş ve bu boya da hilazon adı verilen kabuklu bir deniz canlısından elde ediliyormuş. Chefchaoen’in rengi de bu hayvandan elde edilen tekhelet’e dayanıyor. Fakat tahmin edileceği gibi günümüzde kentin Yahudi nüfusu azalmış ve tekhelet denilen bu boya da günümüzde artık ulaşılabilir değil. 

Yine de kenti maviye boyama geleneği yüzyıllarca sürmüş. Günümüzde mavi pigment, kutularla-çantalarla kentin dört bir tarafında satılıyor ve kent sakinleri evlerini, saksılarını, balkonlarını, kapılarını, merdivenlerini, gözünüzün alacağı her insan yapısını bu maviye boyamaya devam ediyor. Pek çok evde, iç mekanların da maviye boyanması yaygın. Yalnızca geleneksel tekhelet mavisinden biraz uzaklaşıp yelpazenin genişlediği görülüyor. Yine de mavinin tonları o kadar iç içe girmiş ve şehri kaplamış ki, genel etkisinden bir şey yitirmediği belli oluyor. 
Hatta fotoğraflarına bakılırsa, bu kente özgü el yapımı ürünlerle, tüm bu atmosferin içinde şahane bir renk yelpazesi oluşmuş. Bu kendine has havası sayesinde pek çok (çoğu İspanyollar’dan oluşan) turist çeken Chefchaoen, tatil günlerinde dolup taşıyormuş.
Şu anda Chefchaoen'in mavi çehresini koruyan şey hala gelenekler değil de turizmse bile, dünyanın bir yerinde bu kadar inatçı bir kentin olduğunu bilmek şahane. En kısa zamanda da yerinde görmek dileğiyle!