aylardır elim buraya yazı yazmaya gidemedi.
durumlar epey fena, bu blog bolca hayal içerirdi ve son zamanlarda bu topraklarda o kadar çok acı yaşandı ki hayal kurmaya ne vakit ne kafa kaldı. yalnızca günü geçirmeye bakıyoruz, yalan değil.
ve ben son zamanlarda küçük küçük toplar falan inşa ediyorum. güzel vakit geçirmelik.
madem çeviri yapıp, yazı derleyemiyorum -ki bolcası sırada bekliyor. o halde yapıgüncesi'yle kağıt oyuncaklarımı paylaşayım istedim.
kimbilir belki böyle parçaları tek tek hazırlayıp birleştire birleştire bir hayal de inşa edilir bir gün.
sevgi ve umutla..
Robin Falck Finlandiya, Helsinki doğumlu genç bir tasarımcı.
Yukarıda görülen bu minik, sade ama özgün kulübe de onun tasarımı. 2010’da
kendi “mekanını” yapma isteğinin doğmasıyla başlamış macerası, aslında bir kafa
dağıtıcı kaçamak yeri de diyebiliriz. Ilk once içinde yaşamak isteyeceği doğa
parçasını bularak işe başlamış. “bu küçük alanı maksimum kullanabilmek
istiyordum” diyor, tam da burada tasarımcı yanı işin içine girmiş elbette.
Yapımında yalnızca yerel malzemeler (Finlandiya’da bu, çoğunlukla ahşap oluyor)
ve geri dönüşümlü malzemeler kullanarak tamamen kendi elleriyle inşa etmiş
burayı.
Inanması zor belki ama bir hafta sonra gelecek eksikler hariç
iki hafta sürmüş tüm inşa süreci. Bir önceki yazım da tesadüfen finlandiya’daki
bir kulübe üzerineydi ve orada da sözü geçtiği gibi; bu coğrafyada gün ışığı
ekstra önemli. Robin de pencerelerin açısını, maksimum güneş ışığını içeriye
alabilecek şekilde ayarlamış. “üstelik gece yıldızları da görebiliyorsunuz”
diyor sayfasında macerasını anlatırken. Bir başka deyişle içinde bulunduğu
doğanın tadını tam anlamıyla çıkarabileceği bir tasarım ortaya koymaya
çalışmış. Bunu da başarıyla tamamlamış bana kalırsa. Giriş katında bir
mikro-mutfak bulunuyor, kalan alan oturmak üzere değerlendirilmiş. Içatı katı ise yatmak için kullanılıyor.
Falck, doğaya değer veren, onun kıymetini bilen şahane
insanlardan biri. Yapıda doğal, yerel ve geridönüştürülmüş malzemeler
kullanmakla kalmamış yalnızca, o yuvayı oraya yaparken, içinde bulunduğu doğaya sanki bir
bebekmiş gibi kıymet vermiş. Diyor ki; “Yapı, yerel ve geri dönüştürülmüş
malzemelerle inşa edildi ve tüm bunları oraya tek tek ellerimle taşıdım. Çünkü
doğanın el değmemiş kalmasını istiyordum. Işimi bitirdiğimde evin adını 'Nido'
koydum.” "Nido" italyancada “kuş yuvası” anlamına geliyor. tüm bunları sayfasında o kadar sade, o kadar abartmadan dile getirmiş ki takdir etmemek elde değil.
Bana kalırsa nido'nun başarısı; hem içinde olduğu doğaya minimum
müdahale edip, hem de konforlu ve huzurlu bir zaman dilimi vadedebilmesi.
Genelde düz hatlı tasarımları çok yakın bulmamama ragmen, “şimdi orda olsam”
hissini öyle güzel veriyor ki, görür görmez bunu hemen yazmalıyım dedim..
Bu kadar az maliyetle, doğaya bu kadar az müdahale ederek, tek
başına bu şahane kuş yuvasını yaptığı için ellerine sağlık Robin Falck’ın.
*fotoğraflar: robin falck'ın websitesi'nden alınmıştır.
Burası Heidi Vilkman’ın “Elaman Puu” (Hayat Ağacı) adındaki
küçük kulübesi. Tamamen el yapımı, iş makinelerinden ve yapay olan her şeyden
uzak tutulmuş; doğaya uyumlu bir anlayışla ve içinden geldiği gibi inşa edilmiş
küçük bir yuva aslında. Sanat eseri gibi, bir heykel gibi daha çok.. içinde
yaşanabilir bir heykel. Pek çok ekolojik inşa tekniğini kullanarak
gerçekleştirilmiş bir hayal.. Tüm malzemeler yerel ve tamamen ekolojik.
Heidi’nin işe başlangıç noktası öncelikle çevrede
kullanabileceği “doğal yapı malzemeleri”ni keşfe çıkmak olmuş. Finlandiya’nın
doğası gereği ahşap malzemelerde sıkıntı çekmediği gibi, kil de ana
malzemelerinden biri olmuş.
Aslında kulübenin fotoğraflarına baktığımızda pek de sürpriz
değil ama Heidi aslında bir sanatçı. Sanatsal yanını da rahatça evine
yansıtmanın üzerinde özellikle durmuş bu yüzden. Tam da bir sanat objesi gibi
davrandığını rahatça söyleyebilirim, Önce taslakları çizip, kendisi ve oğlu
için nasıl bir yaşam alanı inşa edeceğini kağıt üzerinde tasarlamış.
Kulübesinin inşasında kesinlikle beton kullanmak
istememiş.Temelde taş kullanmış.
Kullandığı büyük kütükler de katrana bulanıp bu zemine oturtulmuş.
Duvarların alt kısmı earthbag denilen içi toprakla
doldurulmuş küçük çuvalcıklarla yapılmış. Üzerinde ise yine kütükler ve samanlı kısım (daha önceden cob evlerde sık sık bahsetmiştim) bulunuyor. Iki tabaka arasında da huş ağacının kabuğu, bir yalıtım malzemesi olarak kullanılmış.
Earth bag’lerden oluşan alt kısmın yağmur suyundan korunması
için sonrasında etrafına taşlarla oluşturulmuş bir kat daha örülmüş.
Kulübenin çatısı, ahşap iskeletten oluşuyor, aslında tam
olarak kenet sistemiyle yapılmış. Böylece kendi kendini sağlam tutan bir çatıya
sahip olabilmiş.
Çatıda içerinin daha rahat gün ışığı alabilmesi için
dairesel bir boşluk bırakılmış. Böylece güneş ışığı, doğrudan evin içine
ulaşabiliyor. Finlandiya gibi bir coğrafyada bu, çok önemli olmalı.
Çatının ana
iskeleti yine toprakla örtülmüş, şimdi üzerinde bitkiler yetişebilen bir çatısı
var. hani diyoruz ya “başımı sokacak bir çatı olsun yeter”; işte Heidi bu
hayali bir tık daha ileri taşıyıp, başını sokabileceği yemyeşil bir çatıyı
kendi elleriyle inşa etmiş.
Tüm bunlardan sonra geriye evi “bezemek” kalmış. Heidi de
belli ki, bu konuda çok yetenekli biri. Gerçekten en nihayetinde bir masal evi
yaratmayı başarmış.
Hayat Ağacı’nın inşa sürecini, başından geçenleri, adım adım
neler yaptığını kendi sitesinde “neredeyse sonsuz bir yolculuk” başlığı altında
ayrıntısıyla anlatıyor.
“bu blog, hayallerimi takip ederek Finlandiya’nın
kuzeyindeki bir ormanda küçük; tamamen kendi ellerimle, arkadaşlarımın
yardımıyla, mümkün olduğunca az para harcayarak ve yalnızca doğal-yerel
malzemeler (saman, ahşap ve kil) kullanarak bir eko-kulübe inşa edişim
hakkında.”
Keşke blogdaki tüm bu inşa sürecini aktarabilsem, ama
muhtemelen o durumda bitmeyen bir yazı olurdu. O yüzden tavsiyem, mutlaka bir
göz atın. Yeni doğum yapmış, küçük bir oğlu olan bir annenin tek başına –arkadaşlarının
ve ailesinin desteğiyle ama yine de tek başına- büyüttüğü bir hayali orada çok
daha iyi görebileceksiniz. Bu arada bir not: burası oldukça küçük ve coğrafya
gereği zor yaşanabilirbir yer. Heidi
Finlandiya’da yaşamıyormuş, ama orada gelip gittikçe güzel günler geçirebileceği, kendi kendini
büyüten doğal bir yuvası var. onun sözleriyle bitireyim: “mevsimler gelip
geçecek ama umuyorum ki benim küçük kulübem, tüm bu zamanda hayatımın ve içinde
doğduğu manzaranın bir parçası olarak
hep ayakta kalacak. Bozulsa, yıkılsa ya da yaşasa da bunu hep kendisini
çevreleyen doğa ile birlikte yapacak.”
*fotoğraflar www.naturalhomes.org ve cobdreams.blogspot.com'dan alınmıştır.
"Bazı insanlar evlerin duvarlardan oluştuğunu söyler. Ben, evler pencerelerden oluşur diyorum." (F. Hundertwasser)
Bu kez
bir evden söz etmekten çok, güzel bir aşktan söz edeceğim. Nick Olson ve Lilah
Horwitz’in aşkından. Çok güzel başlamış, çok güzel bir hayalle sürmüş, sonra o güzel hayali gerçekleştirebilmiş bir aşktan.
Nick
Olson, ilk buluşmalarında Lilah’yı Batı Virginia’da bir doğa yürüyüşüne
çıkarmış. Öylece konuşup birbirlerini tanımaya çalışırlarken birden şahane bir
günbatımına denk gelmişler. Öyle ki, “tam da bu noktada bir ev olsaydı, tüm
cephesi camdan olsaydı, oradan günbatımını hep böyle izlemek ne güzel olurdu”
diye düşünmeden edememişler. Ve işte hikaye böyle başlamış..
Nick bir
fotoğrafçı, Lilah ise tasarımcı. Dolayısıyla akıllarına böyle güzel bir manzara
karşısında, bu kadar basit ama bir o kadar şahane bir fikrin gelmesi şaşırtıcı değil.
Tekrar o
ana dönecek olursak.. Herhalde o hayal, o görüntü o kadar etkili olmuş olacak
ki, henüz üzerinden bir sene geçmeden işlerinden ayrılmış ve yola koyulup eski
pencereler aramaya koyulmuşlar. Garaj satışlarını takip edip ve antikacıları dolaşarak pencere peşine düşmüşler. Birkaç hafta içinde gereken malzemeleri bulmuş ve
Batı Virginia’ya dönüp tam olarak o hayali kurdukları yere “o evi” inşa
etmişler; hayallerinin evini..
Evin
pencereleri eski kullanılmış pencerelerden oluşuyor, ahşap kısımlar da yine eski
parçalardan toplanarak yapılmış. Bu durumda içerideki mobilyalarında yeniden kullanılan, dönüştürülmüş eski mobilyalar olduğundan söz etmeye gerek yok. Isınmayı da eski
bir sobayla sağlıyorlar.
Evin yalnızca fotoğraflarına bakmak bile insanın içini ısıtıyor, mutlulukları böyle iki boyutlu bir araca bile böyle yansıdığına göre, gerçekte çok daha büyük, çok daha etkileyici olmalı..
Tam
istedikleri gibi gündüzleri doğal ışık dolu olan evleri; geceleri kendi ışığıyla ormanın içinde parıldıyor.. belki üzerine çok daha fazla şey yazılabilir, çok daha fazla cümle üretilebilir ama ben şimdilik yalnızca şunu diyebileceğim: mutlulukları
daim olsun..
Son olarak
eğer siz de onları, yaşamlarını daha yakından tanımak, maceralarını kendi
ağızlarından dinlemek isterseniz Matt Glass ve Jordan Wayne’in çektiği kısa
belgesel videoyu izleyebilirsiniz.