11 Temmuz 2018 Çarşamba

bir hayali inşa edip yuvaya dönüştürmek



Kabul ediyorum bir şeyden büyülenme eşiğim epey düşük ama siz de kabul edin; bu ev sizce de şahane görünmüyor mu?



kuzey norveç'te sandhornøya adasında bulunan bu ev neredeyse dünyanın çatı katında yer alıyor. öyle ki burası kuzey ışıklarını izleyebileceğiniz ama öte yandan kuzey kutbunun çetin yaşam koşullarını da beraberinde getiren bir yer. ev hjertefølger ailesine ait. aile bu soyadını sonradan kendileri seçmiş; kalbini takip edenler anlamına geliyor. güzel bir seçim..





benjamin ve ingrid hjertefølger için bu jeodezik cam kubbe altındaki evlerini inşa etmek tam gün mesaiyi içeren iki yıllarını almış. 
bu bloğun başlangıcına vesile olan simon dale ve ailesinden beridir en sevdiğim şey çocuklarıyla birlikte bir yuva hayalini gerçekleştiren aileler ve onların "yuva"ları. bu aile de aynı sıcak hisleri yaşattı, bunu yakından görebilmek için şu videoyu izlemenizi mutlaka tavsiye ederim. 
Güneş enerjisi kullanan, 3 katlı, 5 odalı, bahçeli bu ev 6 kişilik bir ailenin ve dostlarının tüm ihtiyaçlarını doyasıya karşılayacak koşullara sahip. hatta normalde çok az güneş alan bir coğrafya olduğu için zor yetişen sebze ve meyveler onların kubbesi altındaki bu bahçede normalden daha sağlıklı ve uzun süre yetiştirilebiliyor. 



atıklarını kompost, kirli sularını ise bahçe sulaması için kullanıyorlar. olabildiğince doğayla barışık bir yaşam alanı kurmayı başarmışlar. 
güneş enerjisinden faydalanmaya yarayan jeodezik kubbe aslında onların mikro evreni gibi olmuş. içine de cob evlerini oturtmuşlar. aslında önce dostlarıyla birlikte büyük bir el (ve hatta ayak) emeğinin ürünü evi inşa edip sonrasında üzerini bu kubbe ile kaplamışlar. 8 aralık 2013'te ise yuvalarına kavuşmuşlar. peşisıra 4. çocukları da aileye katılıvermiş. eğer videoyu izlediyseniz çocukların ne kadar mutlu olduğunu görmüşsünüzdür. verilen emek karşılığını bulmuş. 


ingrid hjertefølger evlerinden söz ederken inşa sürecinin yalnızca evlerini değil onları da şekillendirdiğini, bu evi inşa ederken kendi ruhlarının da şekillendiği karşılıklı bir süreçten geçtiklerini vurguluyor. her bir duvarında parmak izlerinizin olduğu bir yaşam alanı inşa etmek gerçekten dönüştürücü bir deneyim olsagerek. netice de çok güzel olmuş. 





daha önce de sözünü ettiğim gibi cob evler (toprak, kil ve samandan müteşekkil) size yalnızca evi inşa etme değil ona biçim verme, onu adeta bir heykel gibi şekillendirme imkanını barındırıyor. yangına ve depreme karşı çok dayanıklı, üstelik de ucuz. bu sayede ev, dayanıklılığı ve kullanışlılığının yanısıra çocuklar ve ailenin geri kalan sakinleri için de adeta içlerinde yaşadıkları bir canlı gibi. onlara kendini açmış canlı, doğal, yaşayan bir ev.. size de miyazaki'yi hatırlatmıyor mu?



bu yaşayan evin de bir çeperi var tabii, bu jeodezik kubbe yaklaşık 15 m. çapında ve 6 mm. kalınlığında 360 panelden oluşuyor. tahmin edebileceğiniz gibi sert rüzgarlara, yoğun kar kütlelerine dayanıklı bir yapısı var. bu panelleri tutan alüminyum geri dönüştürülmüş bir malzeme. yaklaşık 100 yıl kadar minimum bakımla yaşayabilen bir dayanıklılığa sahip ve üzerindeki 11 pencere de vantilatör etkisi yaratacak şekilde tasarlanmış. 
görüldüğü gibi ev aslında içi ve dışıyla oldukça eğimli, yumuşak hatlara sahip. kubbeyi oluşturan üçgen panellerin düz çizgileri de neredeyse etkisi olmayacak şekilde bu eğimli hatların etkisi altında hissedilmiyor. özetle tam da yaşamak isteyeceğim gibi bir ev. üstelik kuzey ışıklarını da izleyebiliyorsunuz, daha ne isterim ki!




evle ilgili yazıyı ingrid'in kendi yorumuyla bitirmek istiyorum:

"bu evin içinde dolaşmak başka evlerde dolaşmaktan farklı. atmosferi eşsiz. evin öyle bir dinginliği var ki neredeyse sükuneti duyar gibisiniz. açıklaması zor ama bu evi bir başkası bizim için tasarlasa ve yapsaydı ya da evin düzgün kenarları, keskin köşeleri olsaydı bu hissi duymak imkansız olurdu."
tıpkı canım hundertwasser'in de dediği gibi: "Düz çizgi yaratıcı değildir, tekrarlanan bir taklitten öteye gitmez. içinde tanrı ve insan ruhundan çok, rahatına düşkün, beyinsiz karıncası kitlesi yaşar."




*fotoğraflar inhabitat ve threehugger sitelerinden alınmıştır.




3 Temmuz 2018 Salı

3d bir "nadire kabinesi"


yukarıda gördüğünüz California'da bulunan bu minik kulübe 3d printer marifetiyle yapılmış ama özellikleri bu kadarla kalmıyor; bu kulübe hem geri dönüştürülmüş hem de yaşayan malzemelerden yapılmış. o yüzden bu kulübenin kıymeti; yaşayan, doğal ve çevreye duyarlı bir yapının da son derece modern ve yalın çizgilere sahip olabileceğinin bir kanıtı olmasından geliyor. güzelce verilmiş bir yöntem tavsiyesi gibi.



pekiiiiiii nedir o dışındakiler? kulübenin yüzeyi en sevdiğim şeylerden biriyle; succulentlerle kaplı! ^.^ yani itiraf ediyorum; eğer 3d printer marifeti olmasaydı da sadece şu succulent kaplı duvarlar nedeniyle yüzümü duvarına sürmek isterdim 🙈 ama şimdilik zihnimi bu güzel duvardan alıp ismini açıklamakla başlayacağım. bu kulübenin adı "cabinet of curiosities".
bilenler mutlaka vardır ama bilmeyenler için biraz açıklayayım. bu kavram türkçeye "nadire kabineleri" olarak çevrilmiş. sizi bilmem ama durduk yere böyle bir tanım duysaydım ne olduğunu asla anlamazdım. nadire kabineleri ali artun'un ifadesiyle: müzelerin atası. 14. ve 15. yüzyılda fransa'da ortaya çıkan bu uygulamada nadir, kıymetli ya da tuhaf nesneler bir araya toplanarak bir odada sergileniyor. bunlara sikkelerden tutun deniz kabukları, kıymetli kitaplardan tutun da resimlere kadar pek çok nesne dahil.

Cabinet of Curiosities, 1599 (Collection: American Museum of Natural History)
işte bu sergi odalarına da ingilizcede cabinet of curiosities, fransızca da cabinet de curiosites, italyanca da studioli, almancada wunderkammern, türkçede ise nadire kabineleri diyor. nadire kabinelerinin temel hikayesi elbette ilgi çekici, merak uyandırıcı nesnelerle ilgili ama aslında bu karmaşık gibi görünen düzen, bir mikrokozmozu temsil ediyor. şimdi tarih dersini bırakıyor ve kulübeye dönüyoruz..



sözünü ettiğim gibi bu kulübe yapılırken seramik, talaş, chardonnay üzüm kabukları, mısır içerikli bioplastik gibi pek çok malzeme kullanılmış. ama nasıl? duvarlarda kullanılan "seed stitch" denilen teknik tüm bu yaşayan ya da geri dönüştürülmüş malzemelere olanak tanıyan sistemin ta kendisi. bu teknik bio plastik ile yapılan 3d baskının ne büyük bir potansiyel içerdiğinin küçük örneklerinden biri.


bu teknik, yapının tasarımcıları olan ronald rael ve virginia san fratello tarafından daha önce seramik çalışmalarında kullanılmış. anlaşılacağı gibi bu iki isim aslında mimar değil,  3d baskı teknikleri üzerine çalışan tasarımcılar. rael ve fratello için seramikle başlayan fikir, onlara bu teknikte elde edilen malzemeyi bir yapı malzemesine dönüştürülebilecekleri fikrini vermiş. (daha önce kullandıkları 3d printerdan yapılan seramik videosuna şuradan ulaşabilirsiniz)






"seed stitch" örgü bilenler için 'pirinç işi' denilen modelin ingilizcesi. bu ismi vermelerinin nedeni, ortaya çıkan yapı malzemesinin tam da bu örgü modeline benzemesi (bilmeyenler buradan) aynı zamanda bu 3d plakaların eğimi duvar boyunca asılabilmelerine olanak tanıyor. bu plakaları önceden oluşturulmuş metal bir iskelete asıyorlar ve bu sayede bir duvarı yalnızca dakikalarla sınırlı bir sürede "asabiliyorsunuz" üstelik bu yarı saydam kaplama akşamları çok hoş ışık yansımalarına da olanak tanıyor. Yalıtım açısından ihtiyaç duyulursa aralarındaki boşluklar başka malzemelerle desteklenmeye müsait. bu örnekte iç duvarlar mısır tabanlı bio plastik karolarla kaplı. yine iç kısmın mobilya tasarımında da sehpa, masa, lamba gibi detaylarda 3d printerdan yararlanılmış.




baştan sona hem teknoloji ürünü olup hem de bu kadar doğayla barışık bir yapı inşa edileceğini hayal etmek benim için nedense hep güç oldu. sanki doğayla barışık olmanın temelinde ilk'e dönmek, geleneksel olanı tekrarlamak ve bilhassa teknolojiden kaçınmak gerekiyormuş gibi geliyor. örneğin 3d ağaç evdense en saf, en çocuksu haliyle geleneksel bir ağaç ev görmek içimi ısıtır ama günümüz şartlarını yadsımanın anlamı yok. geleneksel olana yakınlığım elbette sürüyor, daha samimi olduğu hissi baki ama teknolojiyi tümden karşı cephe olarak algılamanın anlamsızlığını bir kez daha görmüş oldum.
ve yazıyı yazarken girdiğim detaylı bilgi girdabı -aslında hala daha sürüyor, merak içinde detayları kurcalamaya devam ediyorum- yapının adıyla ilgili aydınlanma yaşamama neden oldu. epeydir bu kadar merak fitilini ateşleyen bir yapıyla karşılaşmamıştım; "cabinet of curiosity" kesinlikle isminin hakkını veren bir çalışma olmuş..


*fotoğraflar tasarımcıların web sitesi www.emergingobjects.com'dan alınmıştır. daha detaylı bilgiyi burada bulabilirsiniz.



31 Mart 2018 Cumartesi

melbourne'de bir zaman makinesi



Bu resimde gördüğünüz kameriye görünümlü minik ev melbourne'de yer alan 'tardis' stüdyo. tardis başka bir anlama geliyor mu bilmiyorum doğrusu ama görünen o ki doctor who'daki zaman makinesine (time and relative dimensions in space) atıfta bulunmak istemişler. zaman makinesi olmak için de yeterince konforlu gibi görünüyor..



aslında sekizgen bir kule denebilir tardis için. hani şu eskiden bahçelerde sık görülen -benim de pek sevdiğim- kameriyelere de benzemiyor değil. o yüzden ister kule olsun, ister zaman makinesi, ister kameriye hepsi benim için yeterince cazip!
aslında tardis'le epeydir tanışıyorum. linki ne zamandır arşivimde bilmiyorum ama ilk gördüğüm zamanı hatırlıyorum; epey heyecanlanmış hatta airbnb evi olmasını da bir umut ışığı varsaymıştım. hoş yolum melbourne'e düşecek gibi değil ama yine de hayal etmek güzel.
burası başından beri bir misafir evi olarak kurgulanmış ve mülk sahibi edwards moore architects'e bu taleple başvurmuş. sonuç 23 metrekarelik bir "elinizdeki alanı hem estetik hem de fiziksel olarak nasıl başarıyla değerlendirebilirsiniz" dersi olmuş. inanabiliyor musunuz; yalnızca 23 metrekare!
ülkedeki yetmiş metrekareleri en kullanışsız nasıl yaparızcı müteahhitleri hatırlayınca insan şapka çıkarmadan edemiyor.
tardis'te giriş katı iki ana bölümden oluşuyor; biri çalışma; diğeri ise misafir kullanımı için ayrılmış banyo/tuvalet kısmı olarak tasarlanmış. bu yüzden de iki ayrı giriş kapısı bulunuyor. bu iki alandan elbette büyük olan çalışma alanı olarak değerlendirilmiş. banyo kısmındaysa alan darlığı nedeniyle işler biraz daha karışık. bu iki ana alanı birbirinden ayıran duvar duş, lavabo ve tuvalete yetecek kadar bir alan yaratmak açısından açılı yapılmış. bunu nasıl anlatmak gerektiğini bilemedim fakat kesit çizimine bakarsanız kafada oturuyor.



alt kattaki karmaşa yalnızca açıda değil, banyoya girebilmek için merdiveni sağa itmelisiniz. evet biliyorum saçmalık gibi geliyor kulağa ama düşününce şahane pratik bir çözüm. hareketli merdiven, alanı işlevsel kullanabilmek için iyi bir çözüm. buradakini gereken durumlarda yukarı da kaldırabiliyorsunuz. bunun için tasarlanmış bir halat ve makara sistemi var. ama merdiveni kaldırım indirmesinin gündelik hayat içinde zor olabileceği de düşünülerek üst kata dışarıdan çıkan spiral bir merdiven daha bulunuyor.





evet kullanımı zor gibi görünebilir ama üst kata çıktığınızda buna değdiğini hissediyor olmalısınız. üst kat üç duvarı tuğla, kalanı tabandan tavana kadar camdan çeperiyle tam seyirlik bir sekizgen. bu alan temelde bir yatak odası olmakla birlikte mutfak ihtiyaçları için yükseltilmiş bir platformda ayrılmış bir bölüm var. burada lavabo ve buzdolabı gibi yalnızca en elzem ihtiyaçlara hizmet eden bir ünite tercih edilmiş. ve sürpriz! bu ünitenin altından da yatağınız çıkıyor. :)





bu katta bir de minik balkon var. ahşap malzemenin hissettirdiği o sıcaklık bu kısımda da devam ettiğinden kendinizi bir ağaç evde hayal edebilirmişsiniz gibi görünüyor. ben de fotoğrafların yalancısıyım.



küçücük olması ama şeklinin cazibesi, aslında yetersiz denebilecek bir alanı pratik kullanımlarla şahane değerlendirmesi, şehrin ortasında bir sığınakmış gibi tasarlanmış olması vs gibi pek çok açıdan çok hoşuma gitti. eğer yolunuz düşer de melbourne'de böyle minnak sevimli bir yerde kalmak isterseniz diye airbnb linki de şu. ben de hayat bana sürprizler hazırlar mı acaba diye beklerken yatak odamın hiçbir şekilde değerlendiremediğim dar açılı üçgen köşesine bakıp istanbul müteahhitlerini düşüneceğim..


15 Haziran 2017 Perşembe

matmata'nın kuyu evleri


Bizler yeraltı evlerine, hatta yeraltı şehirlerine coğrafyamız itibariyle çok da yabancı sayılmayız. şu an bile pek çoğumuzun aklına hiç değilse kapadokya gelmiştir.
malum ki sıcak hava şartlarının çetin olduğu coğrafyalarda mağara evler, yeraltı evleri yaşamı çok daha konforlu kılıyor. bir kere doğal bir yalıtıma sahip oluyorsunuz, daha güvenli ve her şeyin ötesinde mümkün olduğunca da doğayla iç içe.



bu fotoğraflarda gördüğünüz geleneksel mağara evleri -ki ben kuyu evler diyeceğim- tunus'un matmata berberilerinin elinden çıkma. matmata tunus'un güneyinde küçük bir bölge. tahmin edilebileceği gibi son derece yüksek hava sıcaklıkları yerli halkı işte bu evlerde yaşamaya yöneltmiş. her ne kadar mağara ev olarak ifade ediliyor olsalar da, tam da az önce bahsettiğim gibi kuyu ev demek daha doğru olur. çünkü bu evler, yerde büyük bir kuyu kazılıp, dairesel kuyunun etrafına odalar yapılarak inşa ediliyor. başka bir deyişle yer altında evler oyuluyor. evlerin inşası için başta kazılan kuyu ise sonradan avlu görevi görüyor. hatta olay bu kadarla kalmıyor; bu avlular da koridorvari geçitlerle birbirine bağlanıyor ve evler birbiriyle bu şekilde ilişkilendiriliyor. aslında biraz hantal da olsa bu geçitlerle inşa edilmiş bir yeraltı labirentinden söz edilebilir.



peki nasıl oluyor da oyulabiliyor bu zemin? aslında bunu -tahmin edebileceğiniz gibi- kolayca el aletleriyle oyulabilen kumtaşı yapısı sağlıyor. kolay oyulabiliyor olsalar da yüzyıllardır dayanan evlerin varlığına bakılırsa yeterince sağlam bir yapısı da olmalı. kaynaklara göre bölgede tunuslular bu tarz evleri binlerce yıldır inşa etmekte..



elbette bu geleneksel yapılar bugün çoğunlukla turistik merkezler olarak yaşamına devam ediyor. berberilerin kendilerini daha güvende hissettiği tarihlerden itibaren bu evlerin yapımında azalmalar başlamış ve yine kısmi serinlik ve yalıtım sağlayabilecekleri ama bu kez yerin altında olmayan evler inşa etmeye yönelmişler. bu geleneksel yapılardan bir kısmı bugün otel olarak da hizmet veriyor. hatta sidi driss isimli otel star wars'da luke skywalker'ın evi olarak da kullanılmış.


sahiden de -en azından fotoğraflara bakıldığında- fantastik bir havası var bu yerleşkelerin. ne yalan söyleyeyim önce bir kuyu kazıp, oraya odalar oyup kazdığın kuyuyu bir de avlu edinmek tatlı fikirmiş. kendi kazdığı kuyuya düşmek her zaman da berbat bir şey olmasa gerek..

11 Mart 2017 Cumartesi

yelkenler fora! ormana yelken açıyoruz..


bugün tüm gün, hatta dün geceden beri çiçekli bahar kırlarında yürümenin, yatıp dört yanımın çiçeklerle çevrilmesinin hayalini kuruyorum. böyle bir hayali kurarken takip ettiğim web sayfalarından birinde karşıma çıkan bu güzelim ev içimi öyle güzel açtı ki. gemi formundaki bu evle "ormanlara yelken açmak" şu an dünyanın en güzel fikri!



bu ev fransa, dordogne'da sarlat isimli bir kasabanın saklı bir köşesinde inşa edilmiş. (aslında dordogne ve sarlat başka bir yazının konusu olabilecek kadar güzel mimari karaktere sahip yerler, bunu da not düşmüş olayım)



aslında bu evi inşa eden şahane ekip (yogan, menthé ve rémix) çoğunlukla marangozlardan oluşuyor. evin ahşap işçiliğindeki zarif detaylar ve yaratıcılık da belli ki buradan geliyor. neyse ki işi ağdalandırmak yerine çok daha yalın şekilde yansıtmışlar sanatlarını. özellikle işin başındaki yogan, hem geleneksel marangozluk teknikleri hem de vietnam, laos, kamboçya ve arjantin gibi farklı coğrafyalardaki çalışmalarıyla zenginleşmiş tecrübeleri açısından önemli bir isim.



inşaatta aralarında meşe, kestane, kavak, sedir gibi ağaçların bulunduğu 15 m3 ahşap kullanılmış. 12 metre uzunluğunda ve 3,5 metre genişliğindeki bu yapının en dikkat çekici kısmı çatısı. bu tasarımda 16. yy mimarı philibert de l'orme'dan esinlendiklerini söylüyorlar. kariyerine inşaat ustası olarak başlamış de l'orme'un esin kaynağı olduğu bu çatıda kullanılan sütun ve kiriş sistemi duvarlara daha az yük bindirdiğinden teknik avantajlar sağlıyor. bunun yanısıra bu esin kaynağı, estetik açıdan olduğu kadar %60 daha az ahşap kullanılmasını sağlaması açısından da maddi avantaj sağlamış.
çalışmalarında eski marangozluk tekniklerini ve aletlerini kullanan ekip, inşa dışındaki vakitlerinin çoğunu da civardaki orman köylerinden birinde geçirmiş.





bunca emeğin sonucu ortada, tüm bu deneyimler ve araştırmalar bu marangoz ekibi öyle hoş bir noktaya taşımış ki, çayını alıp şu evin pruvasında yudumlamak istiyor insan!