11 Ekim 2011 Salı

Mould Manifesto Against Rationalism in Architecture/Mimarlıkta Rasyonalizme Karşı Küf Manifestosu*




Artık resim ve heykel özgür, çünkü bugün herhangi birisi, istediği şekilde bir yapıt ortaya koyabilir ve sonra da sergiler. Mimarlıkta ise her sanatın önkoşulu olması gereken bu temel özgürlük  hala yok, çünkü inşa edebilmek için önce diploma gerekiyor. Neden?
Herkes inşa edebilmelidir ve bu özgürlük olmadıkça bugünün planlı mimarlığı hiçbir şekilde bir sanat sayılamaz. Bizde mimarlığa uygulanan sansür, Sovyetler Birliği’nde resme uygulanan sansürün aynıdır. Uygulamaya konanlar, sadece kafaları cetvelin egemenliğinde olan ve vicdan azabı çeken kişiler tarafından yaratılan, tek başına kalmış, zavallı ödünlerdir!


Kişinin inşa etme arzusunun önüne hiçbir engel konmamalı! Herkes inşa edebilmeli, etmeye de zorlanmalı ki içinde yaşadığı dört duvar için gerçekten sorumluluk duyabilsin. Böyle çılgın bir yapının çökebileceğini göze almalıyız ve bu yolla bina yapmanın yol açacağı ya da açabileceği ölümlerden ürkmemeliyiz. İnsanların kümese giren tavuklar ya da tavşanlar gibi evlerine taşındıkları bu duruma artık bin son verilmeli.


İçinde oturanların yaptığı bu derme çatma yapılardan biri çökecek olsa, önce genellikle çatlamalar başlar, böylece içindekiler kaçabilir. Bundan sonra da insan içinde oturduğu konuta karşı daha eleştirel-yaratıcı bir tutumla yaklaşacak ve eğer çok zayıf görünüyorsa duvarlarını kendi elleriyle sağlamlaştıracaktır.



+ gecekonduların fiziksel yönden barınılamazlığı, işlevsel, faydacı mimarlığın ahlak yönünden barınılmazlığına yeğlenir. Bu sözde gecekondularda insanların yalnızca bedeni tükenirken, görünüşte insan için planlanmış gösterişli mimarlıkta ruhu tükenir. Bu nedenle gecekondu ilkesi, diğer bir deyişle çılgınca çoğalan mimarlık, geliştirilmeli ve işlevsel mimarlık yerine başlangıç olarak bu alınmalıdır.+
İşlevsel mimarlığın, aynen cetvelle resim yapmak gibi, yanlış bir yol olduğu kanıtlanmıştır. Dev adımlarla kullanışsız, kullanılamaz ve sonuçta barınılamaz mimarlığa yaklaşıyoruz.


Resim için mutlak taşist otomatizm olan büyük dönüm noktası, mimarlık için mutlak-oturulamazlıktır; bu duruma henüz ulaşamadık, çünkü mimarlık otuz yıl geriden, topallayarak geliyor.
Nasıl bugün, taşist otomatizm’in ötesine geçerek otomatizm-ötesi mucizesini yaşıyorsak, ancak tam bir oturulamazlık ve yaratıcı çürümenin üstesinden geldikten sonra yeni, doğru ve özgür bir mimarlık mucizesi yaşayabiliriz. Mutlak barınılamazlıktan henüz kurtulamadığımız, mimarlıkta otomatizm-ötesi aşamasına ne yazık ki geçemediğimiz için, ilk önce olabildiğince hızla, mimarlıkta tam barınılamazlık ve yaratıcı çürüme için çaba göstermeliyiz.


Apartman katında oturan adam pencereden uzanıp elinin erişebildiği yerdeki duvarı kazıyabilmeli. Ve uzun bir fırçayla uzanabildiği yerleri pembe renge boyayabilmeli ki insanlar uzaktan ya da sokaktan görebilsinler: orada komşularından –onlara sunulan her şeyi kabullenen küçük insanlardan- farklı birisi oturuyor! Ve bu yolla sözde bir mimarlık başyapıtının sergilediği arkitektonik açıdan uyumlu tablo tahrip edilse de, duvarları testereyle doğrayıp her türlü değişikliği yapabilmeli ve odasını çamur ya da plastisinle doldurabilmeli.


Fakat kira sözleşmesi bunu yasaklıyor!
Artık insanlar, doğalarına aykırı kafes-yapılara kapatılmış tavuklara ve tavşanlara benzer şekilde, kutu gibi binalar içinde kapsedilmeye karşı isyan etmelidir.


+ Kafes-yapı ya da faydacı yapı, onunla ilişkisi olan üç kategori insanın tümüne de yabancı bir binadır!
  1. Mimarların binayla bir ilişkisi yoktur.
En büyük mimari deha da olsa, nasıl bir insanın orada oturacağını  önceden göremez. Mimarlıktaki sözde insan ölçüsü suç oluşturacak bir aldatmacadır. Özellikle eğer bu ölçü kamuoyu yoklamasından ortaya çıkmış ortalama bir değerse.+

2. Duvarcı ustasının binayla bir ilişkisi yoktur.
Örneğin, eğer bir duvarı kendi kişisel düşüncelerine göre (eğer varsa) azıcık farklı örmek istese işinden olur. Aslında pek de aldırmaz, çünkü nasıl olsa o binada oturmayacaktır.+

3. İçinde oturan kişinin binayla bir ilişkisi yoktur.
Çünkü onu inşa etmemiş, sadece içine taşınmıştır. Kişi olarak gereksinimleri ve mekanı kuşkusuz farklı olacaktır. Mimar ve duvarcı ustası, içinde oturacak olanın ve işvereninin talimatlarına tam uyacak şekilde bina yapmaya çalışsalar da bu böyledir.
+Ancak mimar, duvarcı ustası ve binada oturan kişi tek, yani aynı  kişi olduğu zaman mimarlıktan söz edilebilir. Bunun dışındaki her şey; mimarlık değil, suç unsuru taşıyan bir eylemin fiziksel olarak şekil bulmasıdır.
Mimar-duvarcı ustası-binada oturan kişi, aynen Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olan Tanrı  gibi, bir üçlüdür. Bu üçlüdeki benzerliğe, neredeyse eşliğe dikkatinizi çekerim. Bugün üretilen nesnelere mimarlık denemeyeceği gibi, mimar-duvarcı ustası-oturan kişi birliği kaybolduğunda mimarlık da olmaz. Kişi, yitirmiş olduğu ve onsuz insan olarak var olamayacağı eleştirici-yaratıcı işlevini yeniden kazanmalıdır.
+ Mimarlıkta cetvel kullanmak da suçtur; bu, kolaylıkla kanıtlanabileceği gibi, arkitektonik üçlünün parçalanmasına yol açacak bir gerçek olarak görülmelidir.+
Düz  çizgi bulundurmak, hiç değilse ahlak açısından yasaklanmalıdır. Cetvel, yeni cehaletin simgesi, cetvel, yeni yozlaşma hastalığının belirtisidir. 
Bugün bir düz çizgiler kargaşasında, düz çizgilerin vahşi ormanında yaşıyoruz. Buna inanmayan kişi, çevresindeki düz  çizgileri sayma zahmetini gösterecek olursa anlayacaktır; çünkü  sayması hiç bitmez.
Bir tıraş bıçağı üstündeki düz çizgileri saydım. Kuşkusuz tıpatıp eşi olan aynı marka ikinci bir tıraş  bıçağıyla arasındaki doğrusal ve imgesel bağlantıları  da eklersek, 1090 düz çizgi eder; bir de ambalajını eklediğimizde bıçak başına 3000 düz çizgi demek olur.


Yakın zamana kadar, düz çizgilere sahip olma üstünlüğü krallara, arazi sahiplerine ve zeki kişilere aitti. Bugün her budalanın pantalon cebinde milyonlarca düz çizgi var. Bizi gederek hapishanedeki tutuklular gibi kuşatan bu düz çizgi ormanı kökünden sökülüp yok edilmelidir.
Bugüne dek her zaman insan, içine düştüğü vahşi ormandan kendini koparmış ve kurtarmıştır. Fakat önce vahşi bir ormanda yaşadığının farkına varmalıdır; çünkü bu orman halkın dikkatini çekmeden gizlice büyümüştür. Ve bu kez karşısındaki, düz çizgilerden oluşan vahşi bir ormandır.
Yapıtlarında, yalnızca düşüncede bile olsa, cetvel ya da pergelin bir an bile rol oynadığı bir modern mimar reddedilmelidir. Yalnızca hastalıklı  biçimde kısırlaşmayıp gerçekten anlamsızlaşmış tasarım, çizim ve maket çalışmalarının sözünü bile etmiyoruz. Düz çizgi tanrısız ve ahlaksızdır. Düz çizgi yaratıcı değil, çoğaltıcı bir çizgidir. İçinde tanrı ve insan ruhundan çok, rahatına düşkün, beyinsiz karıncası kitlesi yaşar.
Bu nedenle düz çizgilerden ortaya çıkan yapılar, ne kadar kırılıp bükülseler, çıkmalar yapsalar, delikler oluştursalar da savunulamazlar. Bunlar korkudan doğan bir bağlılığın ürünüdürler: inşa eden mimarlar, çok geç olmadan taşizme, yani barınılamazlığa dönmeye korkuyorlar.
Tıraş  bıçağı paslandığında, duvar yüzeyinde küflenme olduğunda, odanın köşesi yosun tutmaya başlayıp da geometrik açılar yuvarlanmaya başladığında, mikroplar ve mantarlarla birlikte evin içine yaşam giriyor diye sevinmeliyiz. Her zamankinden daha bilinçli olarak, bize öğretecek çok şeyi olan arkitektonik değişikliklere tanık oluyoruz.
İşlevsel mimarların sorumsuzca yıkma düşkünlüğü iyi biliniyor. Doksanlı yılların ve Art Nouveau’nun cepheleri alçı sıvalı, güzel evlerini yıkıp yerlerine kendi anlamsız binalarını dikmek istiyorlardı. Paris’i yerle bir edip yerine doğrusal canavarlar gibi yapılar dikmek isteyen Le Corbusier’i örnek vereceğim. Adil davranmak için şimdi Mies van der Rahe, Neutra, Bauhaus, Gropius, Johnson, Le Corbusier gibilerinin yapılarını yıkmalıyız, çünkü bunların modası geçti ve ahlaki açıdan katlanılamaz hale geldiler.



Fakat otomatizm-ötesi taraftarları ve barınılamaz mimarlığı  aşmış olanlar doğrusu kendilerinden öncekilere daha insanca yaklaşıyorlar. Artık yıkmak istemiyorlar. İşlevsel mimarlığı ahlak çöküntüsünden kurtarmak için, temiz cam duvarlara ve düz beton yüzeylere çözeltici bir karışım dökülmeli ki böylece üzerine küf yerleşebilsin.
+Artık endüstrinin kendi temel görevini anlaması zamanı gelmiştir: yaratıcı küf üretimi!
Şimdi endüstriye düşen görev, uzmanlarına, mühendislerine ve doktorlarına küf üretmek için manevi bir sorumluluk duygusu aşılamaktadır.
Yaratıcı  küf üretimi ve atmosfer etkisiyle değişim için ahlaki sorumluluk duygusu, eğitimle ilgili yasalara bağlanmalıdır.+
+Ancak küf içinde yaşayabilen ve yaratıcılıkla küf üretebilen teknisyenler ve bilim adamları yarına egemen olacaktır.+
Ve ancak nesneler, yaratıcı bir biçimde küfle kaplandıktan sonra –ki bundan öğreneceğimiz çok şey var- yeni ve olağanüstü  bir mimarlık ortaya çıkacaktır.

* Yalnızca 1958'de yazılmış olan ana metindir. 1959 ve 1964'te yapılan ekler dahil değildir.


Friedensreich Hundertwasser

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder